Kıbrıs Sosyalist Partisi 2026 Konferası

Bu yazıyı paylaş

DÜNYADA ve KIBRIS’ta YENİ GELİŞMELER

BÖLÜM -I-

Küresel Sosyo-Ekonomik Düzen, Stratejik Rekabet ve Bölgesel Güç Mücadeleleri

Giriş

Dünyada ve ülkemizde, geçmişte ve günümüzde yaşanan savaşlar ve sömürü düzenine karşı durmanın tek yolu Anti-Emperyalist Birleşik Cephe mücadleleri ile mümkündür. Bu çalışmamızda, hedef koyduğumuz bu mücadelemizi anlatmak için emperyalizmin geçmişten günümüze vahşet, sömürü, toprak ve doğal kaynakları paylaşım yöntemlerinin nerelere evrildiğini ortaya koyup dünya barışı için yaşanan savaş ve sömürüden kurtulmanın yollarını, teknolojinin insanlık adına kullanılmasıyla gerçekleşecek olan yeni emek düzenini ve bu yolda katkı koyabileciğimiz örgütlenme anlayışını paylaşacağız.

21.Yüzyılın ilk çeyreği, küresel emperyalist sistemin hem ekonomik hem de stratejik düzeyde yeniden yapılandığı bir dönemi temsil etmektedir. Soğuk Savaş sonrası oluşan görece istikrarlı tek kutuplu yapı, günümüzde yerini çok aktörlü, rekabetçi ve kırılgan bir uluslararası sisteme bırakmaktadır. Bu dönüşüm yalnızca büyük güçler arasındaki stratejik rekabetin yoğunlaşmasıyla değil, aynı zamanda küresel ekonomik kırılganlıkların derinleşmesiyle de karakterize edilmektedir. Dolayısıyla günümüz dünya düzenini anlamak, ekonomik dinamikler ile stratejik gelişmelerin birlikte analiz edilmesini zorunlu kılmaktadır. Günümüz dünya sistemi, emperyalizm aşamasındaki kapitalizmin ürünüdür.

A. Emperyalist-Kapitalist Sistem, Eşitsiz Gelişim ve Küresel Kriz Dinamikleri

1. Emperyalizm Çağında Dünya Sistemi.

Dünya emperyalist yapısını ve onun yarattığı günümüz çelişkilerini doğru izah edebilmek, proletaryanın devrimci stratejisini belirlemek açısından hayati bir önem taşımaktadır. Bugün karşı karşıya olduğumuz uluslararası sistem, sermayenin ulaştığı tekelci aşamanın ve kronik krizlerinin bir ürünüdür.

Emperyalizmi doğru kavramak için onun tarihsel evrelerini berrak bir şekilde ortaya koymak gerekir. Lenin’in tespit ettiği üzere emperyalizm, kapitalizmin en yüksek ve son aşaması, yani tekelci kapitalizmdir. Ancak bu tekelci yapı tarihsel süreç içinde belirli evrelerden geçmiştir:

1900’lerin Başı (Klasik Dönem), emperyalizm esas olarak “metropollerden” (Avrupa ve Batı merkezli sömürgeci güçlerden) ibaretti. Dünyanın toprak pazarının paylaşılması büyük oranda tamamlanmış, emperyalist devletler kendi ulusal tekellerinin çıkarları doğrultusunda sömürgeleri doğrudan klikler halinde yönetiyordu.

1945 Sonrası (ABD Hegemonyası ve Yeni Sömürgecilik), İkinci Dünya Savaşı’nın ardından emperyalizm biçim değiştirmiştir. Savaş sonrasında uygulamaya konan Marshall Planı ile ABD, mali sermayenin gücünü kullanarak Avrupa’yı ve giderek tüm dünyayı önce iktisadi olarak sonra da siyasi olarak teslim almıştır. Bu dönemde emperyalizm; Dünya Bankası, IMF gibi ekonomik; Birleşmiş Milletler (özellikle 1950 sonrası) gibi siyasal ve NATO gibi askeri kurumlar vasıtasıyla emperyalist sistem ABD merkezli kollektif küresel bir sistem inşa etmiştir.

Günümüz Emperyalizmi ise, eski sömürgeci kliklerin çok ötesinde, tüm dünya ekonomisini dolara bağımlı kılmış, üretimin ve sermayenin uluslararasılaştığı, tekellerin egemenliğinin her hücreye nüfuz ettiği en asalak ve çürüyen evresindedir.

1917 Büyük Ekim Sosyalist Devrimi ile birlikte kapitalist-emperyalist sistemin dünya üzerindeki mutlak hegemonyası parçalanmış ve yeryüzünde ilk kez bir sosyalist sistem doğmuştur.

Dünya bu dönemden itibaren iki uzlaşmaz kampa (Emperyalist-Kapitalist Kamp ve Sosyalist Kamp) bölünmüştür. Bu iki ana sistemin dışında, henüz ne birine ne de diğerine tam anlamıyla dahil olmayan; feodal ya da yarı-feodal yapılara sahip, emperyalizme karşı ulusal kurtuluş mücadelesi veren nispeten bağımsız devletler mevcuttu. Bu devletler finans kapitalin uluslararası egemenliği çağında, siyasal olarak bağımsız görünen ama aslında mali ve diplomatik bağımlılık ağlarıyla sarılmış olan çeşitli bağımlı devlet formları tarihsel bir gerçeklikti.

Bu ezilen ulusların ve yarı-feodal devletlerin anti-emperyalist dinamiklerini sosyalist kamp doğal müttefiki olarak görmüş, ancak bu ülkelerin yerli burjuvazinin kaypak karakterine karşı da proletaryayı her zaman uyarmıştır.

1945 Sonrası Halk Demokrasileri ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin emperyalist kamptan kopması emperyalizmi çok daha büyük krizlere itmişti. Ancak geçmişte “nispeten” bağımsız görünen devletler komünizm tehlikesi kaşısında milletlerini ve bayraklarını dolar karşılığı satmıştır. Böylece daha önce var olan “nispeten” bağımsız devletler yok olmuş emperyalizminin yarı-somürgesi ya da mandası olmuştur.

Emperyalizmin bu dengesi 1953 sonrası değişime uğramıştı. 1953’ten itibaren SSCB’nin Marksizm-Leninizm yolundan sapması, komünizm hedefinden vazgeçerek kapitalizme geri dönüş sürecine girmesiyle bu denge bozulmuştur. Sosyalist kamp göstermelik kalmış dünya tedricen ABD’nin başını çektiği tek kutuplu, uluslararası bir emperyalist yapının tahakkümü altına girmiştir.

Bu tek kutuplu uluslararası emperyalist yapı ABD’den ibaret değildir. Aynı şekilde, Batı metropollerinden ibaret de değildir. Bu yapı, tüm dünyayı sarıp sarmalamış, sermayenin uluslararasılaşması ve yerli burjuvazilerin emperyalist sisteme entegrasyonu sağlanmış, tüm dünya ekonomisini dolara bağımlı kılmış, ayakta kalabilmek için, doları ayakta tutmak zorunda olan uluslararası bir sistem yaratmıştır.

Günümüzde kapitalizmin temel ekonomik yasası azami kardır. Sadece ortalama kar değil, devasa tekellerin hayatta kalabilmesi için azami kar elde etmesi şarttır. Bu yasa gereği mali sermaye, dünyanın en ücra köşesindeki yerli burjuvaziyi bile kendi zincirine eklemlemiştir. Yani, dünyanın bütün burjuvaları, kendi ülkelerindeki işçi sınıfını sömürürken, aslında küresel emperyalist sistemin (sistemdeki güçleri ve ağırlıkları oranında) küçük veya büyük ortakları durumuna gelmişlerdir.

Onları birleştiren en temel ekonomik çıkar azami kar dürtüsü ve ortak düşmanları olan komünizme karşı duydukları ortak nefrettir (anti-komünizm). Ancak bu ortaklık çelişkisiz değildir; sistem içinde daha yukarılara tırmanmak, pazar payını artırmak ve tekel çıkarlarını korumak için kendi aralarında amansız bir rekabet ve kavga da yürütürler.

Bugün revizyonist veya reformist çevrelerin iddia ettiği gibi “ABD Bloku”na karşı ilerici bir “Rusya-Çin Bloku” olduğu tezi Marksist-Leninist açıdan kökten yanlıştır. Ortada ideolojik veya sınıfsal bir bloklaşma yoktur; tekelci kapitalizmin çıkarlarının çatışması vardır.

Rusya ve Çin, kapitalist üretim ilişkilerine sahip, kendi tekelci burjuvazilerini yaratmış emperyalist/kapitalist odaklardır. Onların “çok kutuplu dünya” savunusu, mazlum halkların kurtuluşu için değil, ABD hegemonyasının altını oyarak küresel pazardan ve azami kârdan daha büyük bir pay alma kavgasıdır. Özünde bu durumu ABD ile anlaşarak, yani emperyalist sistem içinde kendilerine daha büyük bir liderlik alanı açtırarak yapmaktan yanadırlar. Ancak ABD mali sermayesi bu liderliği ve hegemonya alanını paylaşmak niyetinde değildir.

Dolayısıyla, son dönemde yaşanan bütün bölgesel savaşlar, gerilimler ve çatışmalar, iddia edildiği gibi “demokrasi-otokrasi” veya “ilericilik-gericilik” savaşı değil, emperyalistler arası pazar savaşı ve dünyanın yeniden paylaşılması kavgasıdır.

Emperyalizm, kapitalizmin doğasından gelen aşırı üretim ve kar oranlarının düşme eğilimi yasaları gereği kronik bir genel kriz içindedir. Kapitalizmin azami kar yasası, bu kronik krizle doğrudan bağlantılıdır.

Emperyalist sistem, yapısal krizlerini hafifletebilmek, sermaye fazlasını eritebilmek ve azami kar oranlarını sürdürebilmek için sürekli olarak kriz, kaos ve savaşlar yaratmak zorundadır. Savaş sanayisinin canlı tutulması, yeni enerji hatlarının ele geçirilmesi, iş gücünün ucuzlatılması ancak sürekli bir istikrarsızlaştırma politikasıyla mümkündür. Emperyalizm için kriz bir arıza değil, sistemin kendini yeniden üretebilmesinin temel varoluş koşuludur.

Bu emperyalist düzende, egemen sınıfların dillerinden düşürmediği “ulusal çıkarlar” olgusu bir aldatmacadan ibarettir. Ulusal çıkar dedikleri şey, aslında o devlete hakim olan burjuva-tekel kesimlerin kendi öz çıkarlarıdır; bunu kitleleri manipüle etmek için “ulusal” bir örtüyle sunarlar (Örneğin ABD’deki Trumpist “Make America Great Again” ya da her ülkenin kendi şovenist söylemleri gibi).

Bugün dünya genelinde biçimsel olarak bir “sosyalist kamp” bulunmasa da, kapitalizmin olduğu her yerde sosyalizm kavgası ve sınıf savaşı tüm hızıyla devam etmektedir. Dünya tarihinin gelişiminde asıl belirleyici rolü devletlerin çıkar hamleleri değil, iki uzlaşmaz sınıfın (proletarya ile burjuvazinin) kavgası oynamaktadır. Proletaryanın burjuvaziye karşı yürüttüğü bu savaş, insanlığın ve dünyanın geleceğini belirleyecek tek gerçek kavgadır.

Marksist-Leninist bir örgüt veya birey için devrimci duruşun yegane ölçütü, emperyalist odakların pazar kavgalarında birinin arkasına takılmak değil, bu sınıfsal kavgada proletaryanın safında yer almaktır.

Günümüzde kendisini sosyalist, komünist ya da anti-emperyalist olarak nitelendiren tüm yapıları ve devletleri (Küba, Venezuela, Çin, Rusya, Kuzey Kore vb.) bu bilimsel çerçevede değerlendirmeliyiz. Aynı şekilde, dış görünüşüyle “feodal/teokratik” gibi duran ancak özünde emperyalist kapitalist dünya pazarına göbekten bağlı olan bölge devletlerinin (Arap emirlikleri, İran molla rejimi vb.) son tahlilde hangi ekonomi-politikayı uyguladıklarına, hangi tekelci sermaye gruplarını beslediklerine bakarak maskelerini düşürmek devrimci proletaryanın ertelenemez görevidir.

2. Temel özellikleri: Tekelci sermayenin egemenliği, finans kapitalin belirleyiciliği ve Dünya pazarının paylaşılması.

Emperyalist sistem statik değil, sürekli yeniden paylaşım üreten bir yapıdır. Büyük güçler, Avrupalı emperyalistler, Amerika Birleşik Devletleri, Çin, Rusya gibi sürekli olarak pazarlar, enerji kaynakları ve stratejik bölgeler üzerinde hegemonya mücadelesi yürütür. Eşitsiz gelişim yasası gereği kapitalist ülkeler farklı hızlarda gelişir. Güç dengeleri sürekli değişir. Mevcut hegemon gücün ilelebet üstün konumda kalması mutlaklaştırılamaz. Yeni gelişen koşullar zayıflamasına ve yeni güçlerin yükselmesine yol açabilir. Çatışma kaçınılmaz hâle gelebilir. Günümüzden örnek verecek olursak; ABD hegemonya krizi, Çin’in ekonomik ve askeri yükselişi, Rusya’nın askeri gücünü koruması.

3. Günümüz küresel emperyalist ekonomisi, düşük büyüme oranları, kalıcı enflasyon baskıları ve artan borçluluk gibi çok boyutlu yapısal sorunlarla karşı karşıyadır.

Pandemi sonrası dönemde beklenen hızlı toparlanma gerçekleşmemiş; aksine birçok ekonomi düşük büyüme eğilimine sıkışmıştır. Bu durum, özellikle gelişmekte olan ülkelerde daha belirgin hâle gelmiş ve küresel gelir eşitsizliğini derinleştirmiştir.

Enerji ve gıda fiyatlarındaki artışlar, enflasyonun temel belirleyicileri arasında yer almakta; bu durum hane halkı refahını azaltmakta ve sosyal kırılganlıkları artırmaktadır. Aynı zamanda devletlerin ve özel sektörün yüksek borç seviyeleri, küresel finansal sistemin dayanıklılığını zayıflatmakta ve olası krizlerin etkisini büyütebilecek bir risk unsuru oluşturmaktadır.

Bu ekonomik kırılganlıklar, stratejik gerilimlerle birleştiğinde küresel sistemde “çoklu kriz” olarak tanımlanan bir yapıyı ortaya çıkarmaktadır. Kısacası emperyalist sistem yapısal istikrarsızlık demektir. Bu sistem kriz üretir, savaş üretir, eşitsizlik üretir! Düşük büyüme hızı, yüksek enflasyon ve borç krizi! Tüm bunlar tesadüf değil, emperyalist-kapitalist sistemin yapısal sonuçlarıdır.

B. Büyük Güçler Rekabeti ve Çok Kutuplu Düzen

1.Küresel emperyalizmde ekonomik Kırılganlıklar ve Yapısal Sorunlar

Uluslararası emperyalist sistemdeki dönüşümün merkezinde, Avrupalı emperyalistler, Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya arasındaki güç mücadelesi yer almaktadır. Amerika Birleşik Devletleri hâlen askeri ve finansal açıdan küresel emperyalist sistemin en etkili unsuru konumunda olmakla birlikte, Çin’in ekonomik ve teknolojik yükselişi bu üstünlüğü giderek daha fazla sorgulanır hâle getirmektedir.

Çin’in özellikle altyapı yatırımları -“kuşak ve yol”- , ticaret ağları ve teknoloji üretimi üzerinden kurduğu küresel etki alanı, Batı ile olan rekabeti derinleştirmektedir. Buna karşılık Rusya, özellikle Ukrayna savaşı bağlamında Batı ile doğrudan bir stratejik karşıtlık içine girmiştir. Bu durum, yalnızca bölgesel bir çatışma olmanın ötesinde, küresel güç dengelerini etkileyen bir kriz olarak kendini göstermektedir.

Bu çerçevede büyük güçler arasındaki rekabet; askeri kapasite, ekonomik yaptırımlar, teknolojik üstünlük ve ittifak sistemleri üzerinden yürütülmektedir.

2.Stratejik Kaynaklar ve Jeoekonomik Rekabet

Günümüzde stratejik rekabetin önemli bir boyutu, enerji kaynakları, nadir toprak elementleri ve kritik teknolojilere erişim üzerinden şekillenmektedir. Venezuela gibi petrol zengini ülkeler, Orta Doğu’nun enerji rezervleri ve Grönland’ın iklim değişikliğiyle birlikte erişilebilir hâle gelen doğal kaynakları ve yeni denizyolu, büyük emperyalist güçlerin stratejik ilgisinin merkezinde yer almaktadır.

Kuzey Kutup bölgesinde yeni ticaret yollarının açılması ve nadir toprak elementlerine erişim imkânı, Avrupalı emperyalistler, ABD, Rusya ve Çin arasında yeni bir rekabet alanı yaratmaktadır. Benzer şekilde Orta Doğu, hem enerji kaynakları hem de stratejik konumu nedeniyle dünya emperyalist güç mücadelesinin tarihsel ve güncel merkezlerinden biri olmaya devam etmektedir.

Bu bağlamda ekonomik çıkarlar ile güvenlik stratejileri iç içe geçmekte; jeoekonomik rekabet, uluslararası ilişkilerin belirleyici unsurlarından biri hâline gelmektedir.

3.Bölgesel Çatışmalar ve Güvenlik Dinamikleri

Emperyalist güçler arasındaki küresel hegemonya rekabeti, bölgesel çatışmalar aracılığıyla daha görünür hâle gelmektedir. Rusya–Ukrayna savaşı, NATO’nun doğuya genişlemesi ve Rusya’nın güvenlik algıları bağlamında değerlendirilirken; Çin–Tayvan gerilimi, teknoloji ve stratejik kontrol mücadelesinin bir yansıması olarak ortaya çıkmaktadır. Tayvan’nın dünya mikroçip üretim merkezi olması Çin ve ABD arasındaki gerilimin temelidir.

Orta Doğu’da ise İran’ın bölgesel etkisini vekil (proxy) aktörler aracılığıyla genişletmesi, önemli bir güvenlik dinamiği oluşturmaktadır. Gazze’de Hamas, Lübnan’da Hizbullah, Yemen’de Husiler ve Irak’taki çeşitli milis gruplar üzerinden yürütülen bu strateji, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından geniş çaplı bir tehdit olarak algılanmaktadır. Bu durum, bölgedeki gerilimi artırmakta ve daha geniş çaplı çatışma risklerini beraberinde getirmektedir.

Bu tür bölgesel gerilimler, yalnızca askeri sonuçlar doğurmakla kalmayıp, aynı zamanda enerji piyasaları, ticaret yolları ve küresel ekonomik istikrar üzerinde doğrudan etkiler yaratmaktadır.

4.Emperyalizm Tartışmaları ve Küresel Güç İlişkileri

Emperyalist sistem içindeki güç mücadelesi, günümüzde doğrudan sömürgecilikten ziyade ekonomik bağımlılık, askeri müdahale, yaptırımlar, siyasi ve diplomatik baskı gibi araçlarla sürdürülmektedir.

Bu bağlamda büyük emperyalist güçlerin stratejik müdahaleleri modern emperyalizmin bir biçimi olarak önümüzdedir. Ancak bu durum, klasik anlamda bir “dünya paylaşımı”ndan ziyade, dinamik ve sürekli değişen bir güç dengesi mücadelesi olarak ortaya çıkmaktadır.

Sonuç olarak, günümüz küresel sosyo-ekonomik düzeni; ekonomik kırılganlıklar, büyük emperyalist güç rekabeti, stratejik kaynak mücadelesi ve bölgesel çatışmaların iç içe geçtiği karmaşık bir yapı sergilemektedir. Düşük büyüme hızı, yüksek enflasyon ve artan borçluluk gibi ekonomik sorunlar, stratejik gerilimlerle birleşerek küresel ölçekte istikrarsızlığı artırmaktadır.

Avrupalı emperyalistler, Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya arasındaki rekabet; Orta Doğu, Doğu Avrupa ve Asya-Pasifik gibi bölgelerde somutlaşmakta ve küresel sistemin geleceğini şekillendirmektedir. Bu süreçte enerji kaynakları, ticaret yolları ve teknolojik üstünlük, uluslararası ilişkilerin temel belirleyicileri hâline gelmektedir.

Genel olarak değerlendirildiğinde, küresel sistem açık bir paylaşım düzeninden ziyade, sürekli değişen güç dengeleri, rekabet ve karşılıklı bağımlılık ilişkileri üzerine kuruludur. Bu durum, önümüzdeki dönemde hem ekonomik hem de siyasi açıdan istikrarsızlıkların devam edeceğine işaret etmektedir.

C. Bölgesel Çatışmaların Niteliği

Günümüzde savaşlar emperyalist rekabetin sonuçlarıdır. Örnekler: Rusya-Ukrayna Savaşı, Tayvan gerilimi, Orta Doğu çatışmaları! Bu çatışmalar yeniden paylaşım kavgasını amaçlamaktadır.

Yeni Aşama: ABD İran Savaşı! Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki gerilim fiili savaşa dönüştü. Savaşın temel nedenleri: Enerji hatlarının kontrolü, bölgesel hegemonya, Çin ve Rusya’nın etkisini sınırlama. İran’ın: Hizbullah, Husiler, Irak milisleri üzerinden yürüttüğü vekil güç stratejisi çatışmayı bölgesel savaşa genişletmişti. Bu savaşın bölgeye yayılması, Hürmüz Boğazı’nın kapanması enerji altyapılarına saldırılar, küresel ölçekte zincirleme krizler yaratmaya devam ediyor.

1. Ekonomik Sonuçlar ve Sosyo-Ekonomik Etkiler

Petrol ve enerji fiyatlarında sert artış.

Küresel enflasyonun yeniden yükselmesi.

Üretim maliyetlerinin artması!

Sonuç: Küresel durgunluk, Stagflasyon, Ticaret daralması, silah, petrol ve bazı telekller ile bankaların kar yapması.

Emekçi sınıflar üzerindeki baskı artar:

Reel ücretler düşer.

İşsizlik artar.

Yoksulluk derinleşir.

Yoksul ülkeler daha ağır etkilenir.

Borç krizi büyür.

Savaşın maliyeti: emekçi halklara yüklenir.

2. Küresel Emperyalist Sistem Üzerindeki Etki

Güç dengeleri yeniden şekillenir.

Bazı tekeller karlarını artırıken bazı tekeller de zarara uğrar.

Yeni bloklaşmalar ortaya çıkar.

Uluslararası sistem daha parçalı hâle gelir.

Sistem daha istikrarsız ve çatışmalı bir yapıya evrilir.

3. Genel Sonuç

Emperyalist yeniden paylaşım kavgası sürmektedir.

Eşitsiz gelişim, bu mücadeleyi sürekli yeniden üretmektedir.

ABD+İsrail-İran savaşı, bu sürecin güncel ve kritik bir örneğidir.

Emperyalist-kapitalist sistem:

Kriz üretir.

İstikrarsızlık üretir.

Savaş ve vahşet üretir.

Bu nedenle yaşanan gelişmeler, sistemin istisnası değil, doğrudan sonucudur.

D. Kapitalist emperyalizmin son 20 yıldaki ekonomik durumu ve yaşanan krizler

1. Kısa kronoloji — ana dönüm noktaları (2005–2025)

2007–2009: Küresel Finansal Kriz (Büyük Ekonomik Çöküntü ) — ABD merkezli ipetok temelli türev krizi küresel bir çöküşe dönüştü; bankacılık sistemine kurtarma paketleri, genişletilmiş parasal genişleme (likidite enjeksiyonları, kalpazanlık-karşılıksız para basma) ve kamusal borç artışı ile yanıt verildi.

2010’lar başı: Avrupa borç krizi ve kemer sıkma — AB’de Yunanistan, İrlanda, Portekiz ve Kıbrıs gibi ülkelerde borç krizleri, IMF/AB reçeteleri ve sert kemer sıkma politikaları; işsizlik ve yoksulluk arttı.

2014–2016: Emtia ve büyüme yavaşlaması — Çin’in görece yavaşlaması ve emtia fiyatlarındaki düşüşle birlikte birçok hammadde ihracatçısı ülke darbe aldı; sermaye dolaşımı ve yatırımlar etkilendi.

2020: COVID-19 şoku — Küresel üretim durması, tedarik zinciri kırılmaları; devletlerin geniş mali teşvikleri ve merkez bankalarının büyük parasal müdahaleleri. Eşzamanlı kamusal borç artışı.

2021–2023: Enflasyon, tedarik sorunları, sıkı tasarruf politikaları — Pandemi sonrası toparlanma ile enerji ve gıda fiyatları yükseldi; 2022 Rusya-Ukrayna savaşı enerji krizini derinleştirdi. Merkez bankaları 2022’den itibaren faizleri hızla yükselterek sıkı para politikalarına geçti; bu da borçlanma maliyetlerini artırdı.

2024–2025: Çok katmanlı kırılganlık — Borç seviyeleri yüksek, zayıf ekonomik büyüme hızı, finansal kırılganlık ve politik gerilimler (ticari, bölgesel savaşlar) devam ediyor. Teknoloji tekelleri büyüyor, emek-kâr ilişkileri yeniden tartışılmaktadır.

2. Temel tezler ve mekanizmalar

Finansallaşma ve spekülasyonun artması: Sermaye, üretimden daha fazla finansta yoğunlaştı; kredi genişlemesi, türevler ve varlık balonları krizleri tetikliyor. Krizler yalnızca üretim kaynaklı değil, aşırı kâr arayışının ve spekülatif şişmelerin çöküşü olarak okunmalıdır.

Sermaye birikimi ve monopolizasyon: Büyük finans-sanayi grupları (teknoloji, enerji, finans) piyasaya hükmetmektti (domine etti); küçük üreticiler ve emek zayıflatıldı. Tekelleşme, kârlılığı merkezileştirirken sistemin krizlere karşı kırılganlığı artırdı.

Emperyalist hiyerarşi ve dış borç/bağımlılık: Gelişmiş kapitalist merkezler, krediler, sermaye akımları ve ticaret yoluyla tüm ülkelere bağımlılık dayattı. Krizler, geri ödeme baskısı ve döviz şokları yoluyla bağımlı ülkelerde derin sosyal yıkımlar yarattı; IMF ve Dünya Bankası reçeteleri sermaye lehine kemer sıkma getirdi.

Devlet müdahaleleri ve sınıf dengesi; 2008 sonrası ve 2020’de görülen kurtarmalar gösterdi ki devlet (özellikle finans kapitalin çıkarını koruyan kurumlar) kapitalizmi suni olarak yaşatıyor; bu, toplumun geniş kesimlerinin bankacılık/sermaye kurtarılırken işçilerin ve emekçilerin yaşam standardını düşüren politikalarla karşılaşması demektir.

Emek-sermaye çatışmasının yeniden yoğunlaşması: İşsizlik, güvencesizleşme, ücret baskısı ve sendikalaşmaya karşı yeni saldırılar; buna karşılık kitle hareketleri, grevler ve alternatif siyasetler (hem sol hem sağ popülizm) yükseldi.

Ekolojik kriz ve yeniden üretim maliyetlerinin yükselmesi: İklim krizi, enerji ve tarım fiyatları üzerindeki baskı; ekonomik ve siyasi bunalımları derinleştirmektedir.

3. Krizlerin ortak özellikleri

Aşırı birikim ve kârlılık krizleri: Kapitalizmin düzenli genişlemesi, belirli dönemlerde yatırıma dönmeyen aşırı ikrar (birikmiş sermaye) yaratır; bu sermaye finansal piyasalarda yarattığı spekülasyonlarla oluşturarak kendini tüketir.

Borçlanma mekanizması: Hem özel hem kamu borçlanması krizde şiddetli daralmaya, borç servis maliyetinin artmasıyla kemer sıkmaya yol açar.

Merkezî müdahaleler sınıf tercihini açığa çıkarır: Kurtarma paketleriyle sermaye korunur; sosyal harcamalar veya emek lehine korumalar genelde ikinci plandadır.

Krize tepki olarak serbest rekabete geri dönüş/yeniden düzenleme: Krizler sık sık piyasalaşma, özelleştirme ve çalışma hayatının “esnekleştirilmesi” gibi hamlelerle giderilmeye çalışılışılsa da başarı şansı yoktur.

4. Son 20 yılda emperyalist rekabetin dönüşümleri:

Çok kutuplu kapitalizm: ABD hegemonyasının göreli zayıflaması, Çin, Hindistan, bölgesel blokların yükselişi; bu durum ticaret, yatırım ve finans krizlerinin coğrafî yönünü değiştirdi.

Yeni hegemonya araçları: Ticaret ambargoları, yatırım kısıtlamaları, finansal yaptırımlar ve tedarik zinciri kontrolü emperyalist rekabetin yeni biçimleridir.

Teknolojik-veri sermayesi: Dijital tekellerin sömürü mekanizmaları (platform-emek, veri üzerinden sermaye birikimi) sınıf mücadelesinin yeni cephesi oldu. Veri tabanını kontrol eden sınıf mücadelesinde üstün avantajlara sahiptir.

5. Sosyal sonuçlar ve sınıf mücadelesi

Eşitsizlik ve kutuplaşma kalıcı şekilde arttı; emek gelirlerinin payı azaldı, servet yoğunlaşması ( konsantrasyonu) yükseldi.

Politik temsil krizi: Geleneksel sosyal demokrat/demokratik kurumlara güvensizlik, hem sağ hem sol populizmin yükselişi.

Direniş dalgaları: Grevler, kitlesel protestolar, kemer sıkma politikalarına karşı hareketler, çevre ve yerel direnişler arttı; bu durum, proletarya ve ezilenler için yeniden örgütlenme fırsatı yaratır.

6. Sonuç

Kriz kapitalizmin yapısal özelliğidir: Son 20 yıldaki arka arkaya çalkantılar; finansal spekülasyon, tekelleşme (monopolizasyon) ve emperyalist rekabet tarafından beslenen yapısal krizlerin göstergesidir.

Devletin çifte rolü: Bir yandan sermayeyi kurtarıp sistemin devamını sağlamakta; diğer yandan işçi sınıfı ve halk üzerindeki baskıyı artırmakta — bu, işçi ve emekçi hareketler için somut karşıtlık alanları yaratmaktadır.

Uluslararası sınıf dayanışması gerekliliği: Emperyalist hiyerarşinin çok boyutlu saldırılarına karşı uluslararası proletaryanın birliği, borç iptali talepleri, ticaretin adil düzenlenmesi, sermaye hareketinin sınırlandırılması için mücadele gerekir.

Taktik: Sermayenin sadırısına yönelik reformcu talepler. Kamusal sahiplenme/planlama, finansal piyasaların sıkı kamusal denetimi veya kamulaştırma, kamu hizmetlerinin genişletilmesi, iş güvencesi ve ücret artışları, ekolojik dönüşüm politikaları Marksist-Leninist perspektiften çözüm önerileri olarak öne çıkar.

Seçim, kitlesel mücadele, sendikal güçlenme ve blok politikaları eş zamanlı yürütülmeli;

Strateji: Emperyalizme karşı bağımsız, proletarya önderliğinde bir programı hedefleme.

E. Emperyalizmin Yapısal Çöküşü ve Komünizmin Maddi Temeli

1. Teknolojik Temel ve Komünizmin Güncelliği

Günümüz dünyası, mikroçipler sayesinde üretici güçlerin devasa bir sıçrama yaptığı, ancak üretim ilişkilerinin bu gelişime ayak uyduramadığı tarihsel bir kırılma noktasındadır. İçinde bulunduğumuz şartlarda komünizmi “en mükemmel şekliyle” inşa etmek için gerekli olan maddi temel artık hazırdır. Bu temelin kalbinde mikroçip, bilgisayar teknolojisi ve bunların mümkün kıldığı tam otomasyon ve Yapay Zeka yatmaktadır. Mikroçipler, sefalet ve ölümün ortasında aslında insanlığı komünizme çağıran nesnel bir güçtür. Ancak bu teknolojik olanaklar, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı emperyalist-kapitalist sistem içinde insanlığın kurtuluşu için değil, sömürünün derinleştirilmesi ve halkların kontrol altında tutulması için kullanılmaktadır.

2. Uygunluk Yasası ve Emperyalizmin Miadı

Marksist-Leninist bilim, toplumsal gelişmenin temel yasasının “üretim ilişkilerinin üretici güçlerin doğasına ve düzeyine uygun olması zorunluluğu” olduğunu öğretir. Üretici güçler (teknoloji, makineler ve insan emeği) geliştiğinde, eski üretim ilişkileri (mülkiyet biçimleri) bu gelişimin önünde bir “fren” haline gelir. Günümüzde tek bir akıllı telefonun üretimi bile binlerce parçanın, lityumdan silikona kadar onlarca hammadde kaynağının ve dünya çapında bir emek ağının eşgüdümünü gerektirir. Bu durum, üretimin artık tamamen toplumsal bir karakter kazandığını ispatlar. Üretim bu kadar sosyalleşmişken, üretim araçlarının ve sonuçlarının bir avuç finans oligarşisinin özel mülkiyetinde kalması, sistemin en temel antagonist çelişkisidir. Üretici güçler, kapitalist mülkiyet prangalarını parçalamak zorundadır. Aksi takdirde, sistem sürekli krizler, savaşlar ve üretici güçlerin (yani insanların ve makinelerin) imhası yoluyla varlığını sürdürmeye çalışan bir “barbarlık” döneminde kalacaktır.

3. Otomasyon, Azami Kar ve Alım Gücü

Kapitalist sistemin temel ekonomik yasası “azami kar” elde etmektir. Mikroçip ve otomasyon, bu yasayı kapitalistlerin aleyhine çeviren içinden çıkılmaz bir durum yaratır. Kapitalizmde değerin kaynağı yalnızca canlı insan emeğidir. Otomasyon ve robotlar ne kadar çok üretim sürecine dahil edilirse, malın içindeki insan emeği oranı o kadar düşer. Bu durum, uzun vadede kar oranlarının düşme eğilimi yasasını tetikler. Makineler işçilerin yerini aldıkça, işsizler ordusu (yedek emek ordusu) büyür. Ancak işçiler aynı zamanda tüketici kitlelerdir. Üretim kapasitesi devasa boyutlara ulaşırken (bolluk olanağı), halkın alım gücü (etkin talep) kasıtlı olarak asgari düzeyde tutulduğu için sistem sürekli olarak aşırı üretim krizine girer. Finans oligarşisi, karlarını korumak için teknolojik gelişmeleri bazen yıllarca “hasıraltı” ederek geciktirir veya teknolojiyi sadece askeri/baskıcı amaçlar için kullanır. Bu, kapitalizmin artık üretici güçlerin önünde gerici bir engel haline geldiğinin kesin kanıtıdır.

4. Mikroçipler, Doğrudan Demokrasi ve Devletin Sönümlenmesi

Mikroçip teknolojisi sadece ekonomik üretimi değil, siyasi yönetim biçimini de kökten değiştirme potansiyeline sahiptir. Temsili parlamentarizmin artık “miyadı dolmuş” bir model olduğunu ve yerini Dijital Doğrudan Demokrasiye bırakması gerektiğini savunur. İnternet ve akıllı cihazlar, bugün her bir vatandaşın her konuda (ekmek fiyatından savaş kararına kadar) her an oy kullanabilmesini mümkün kılar. Bilgisayarların planladığı bir ekonomide, üretimi ve dağıtımı yönetmek için ayrı bir bürokratik sınıfa ihtiyaç kalmaz. Üretimi ve dağıtımı yönetenlerin bürokratlaşma ihtimali tüm vatandaşların kontrolü sayesinde imkansızlaşır. Bu, Marksist anlamda devletin sönümlenmeye başladığı aşamadır. Emperyalizm, bu teknolojik olanağı halktan saklar; çünkü doğrudan demokrasi finans oligarşisinin diktatörlüğünü anında sonlandıracaktır. Temsili sistem, “tekellerin iradesini” halkın iradesiymiş gibi sunan bir maskeden ibarettir.

5. Dijital Faşizm Tehdidi

Teknoloji kendi başına tarafsız değildir; hangi sınıfın elinde olduğu onun niteliğini belirler. Bugün Palantir gibi şirketler ve teknoloji tekelleri (Musk, Bezos, Zuckerberg), tekelci sermaye ile aşırı sağın ittifakını simgeleyen bir Dijital Faşizm inşa etmektedir. Bu inşa edilen faşizmde her kullanıcı, karşılığını almadan artı-değer üreten bir veri sağlayıcısına dönüştürülmüştür. Dijital algoritmalar muhaliflerin fişlenmesi, göçmenlerin takibi ve emperyalist savaşların yönetilmesi için silahlandırılmıştır. Bu durum, teknolojinin halkların kurtuluşu yerine, emperyalizmin ömrünü uzatmak için kullanılan bir baskı aracına dönüştüğünü gösterir.

6. Emperyalizmin Genel Krizi ve Kaçınılmaz Sonu

Günümüz küresel sosyo-ekonomik düzeni; düşük büyüme, kalıcı enflasyon, borç krizi ve bölgesel savaşların iç içe geçtiği bir Genel Kriz içindedir. Bu kriz çok yönlüdür: Ekonomik bir krizdir — çünkü üretici güçler, mülkiyet ilişkilerini çoktan aşmıştır. Siyasi bir krizdir — çünkü burjuva demokrasisi artık kitleleri kandırma işlevini yerine getirememektedir. Sosyal bir krizdir — çünkü savaş, göç ve yoksulluk dünyanın her köşesini kasıp kavurmaktadır. Kültürel bir krizdir — çünkü insanlık değerleri, piyasanın kar mantığı tarafından metaya dönüştürülmüştür.

Dünyayı yöneten finans oligarşisi ve tekelci sermaye, artık eski demokrasi masallarıyla kitleleri uyutamıyor. Bir zamanlar parlamento, seçim, basın özgürlüğü gibi perdeler arkasına gizlenen bu azınlık, bugün maskesini indirmiş ve karşımıza iki yüzüyle çıkmıştır: “Dijital Faşizm” ve “Sürekli Savaş” politikaları ile…

Kapitalist ülkeler farklı hızlarda geliştiği için güç dengeleri sürekli değişir ve bu durum dünyayı sürekli yeni “yeniden paylaşım savaşlarına” sürükler (Örn: Ukrayna ve OrtaDoğu savaşları, Tayvan gerilimi). Emperyalizm, krizlerini çözemediği oranda “kriz yönetimi” adı altında suni krizler ve bölgesel savaşlar üreterek halkları birbirine kırdırıyor. İnsanlık bugün “Ya Komünizm Ya Barbarlık” yol ayrımındadır. Emperyalist sistem yapısal olarak tıkanmıştır ve kriz üretmekten başka bir işlevi kalmamıştır.

7. Kurtuluş Stratejisi

Mikroçiplerin ve otomasyonun vaat ettiği “bolluk toplumu” ancak üretim araçlarının toplumsal mülkiyete geçmesiyle gerçekleşebilir. Bunun yolu ise uluslararası işçi sınıfı önderliğinde kurulacak yerel ve uluslararası Anti-Emperyalist Birleşik Cepheler üzerinden emperyalist zincirin kırılmasından geçer.

Emperyalizmin çöküşü sadece ekonomik bir veri değil, teknolojik bir zorunluluktur. Mikroçip, komünizmin teknik doğum belgesidir; ancak bu doğumun gerçekleşmesi için işçi sınıfının iktidarı ele alarak teknolojiyi sermayenin elinden kurtarması şarttır. Ya işçiler kendi komünizmlerini kuracaklar ya da emperyalizmin barbarlığı artarak sürecektir.



F. Dünya İşçi Sınıfının Tarihsel Görevleri: Mikroçip Çağında Barbarlığa Karşı Komünizm ve Doğrudan Demokrasi

İnsanlık bugün, tarihsel gelişimin en kritik eşiklerinden birinde durmaktadır. Emperyalist-kapitalist sistem artık üretici güçlerin gelişimine yanıt veremeyen, yapısal olarak tıkanmış ve varlığını ancak kriz, savaş ve dijital kölelik mekanizmalarıyla sürdürebilen bir “evrensel barbarlık” aşamasına evrilmiştir. Bu karanlık tablo karşısında dünya işçi sınıfı, yalnızca kendi kurtuluşunu değil, tüm insanlığın bekasını omuzlayan devrimci bir özne olarak tarihsel görevleriyle yüz yüzedir.

1. Emperyalist Bloklaşma Tuzağını Reddetmek ve Sınıf Bağımsızlığını Korumak

Günümüzün en büyük illüzyonlarından biri, dünyayı sadece “ABD/Batı bloku” ile “Rusya/Çin bloku” arasında bir “demokrasi-otokrasi” savaşına hapsolmuş gibi göstermektir. Bu yaklaşım kökten reddedilmelidir: Rusya ve Çin, halkların dostu değil, küresel pazardan daha büyük pay almak isteyen tekelci burjuva odaklarıdır.

Dünya işçi sınıfının ilk görevi, emperyalist pazar kavgalarında taraflardan birinin (özellikle “çok kutupluluk” maskesi takan kliklerin) arkasına takılmamaktır. Savaşlar, ulusal çıkarlar için değil, finans kapitalin kar oranlarını korumak için çıkarılmaktadır. Proletarya, burjuva milliyetçiliğinin ve “vatan savunması” söylemlerinin ardındaki tekelci hırsı görmeli; safını uluslararası sermaye bloklarının yanında değil, bu blokların tam karşısında enternasyonalist işçi sınıf dayanışması temelinde kurmalıdır.

2. Dijital Faşizme Karşı Teknolojiye El Koymak

İçinde bulunduğumuz Mikroçip Çağı, üretici güçlerde devasa bir sıçrama yaratmıştır otomasyonda muaazam gelişmeler bir yandan bolluğun hemen sağlanması potansiyelini getirmiştir. Mikro-çip teknolojisi temelinde gelişen emperyalizm bir dizi Yapay Zeka şirketleri ile kitleleri fişleyen, savaşları algoritmalarla yöneten ve muhalifleri baskılayan bir Dijital Faşizm aygıtına dönüştürülmüştür.

İşçi sınıfının acil görevi, teknolojinin bu imha edici kullanımına karşı durmak ve üretim araçlarının (yazılımlar, veri merkezleri, otomasyon sistemleri) kamu mülkiyetini talep etmektir. Teknoloji, sermayenin elinde bir baskı aracı iken, işçi sınıfının elinde insanlığın özgürleşmesinin en büyük kaldıracıdır. Veri tabanlarını ve algoritmaları kontrol eden, sınıf mücadelesinde üstün avantaj elde edecektir.

3. 4 Saatlik İş Günü ve Emek Köleliğine Son Verme Mücadelesi

Mikroçip ve otomasyon, bugün insanlığın ihtiyaç duyduğu her şeyi günde sadece birkaç saatlik çalışmayla üretebilecek potansiyeli yaratmıştır. Buna rağmen, kapitalist-emperyalist sistem işsizliği artırırken çalışanları daha uzun saatler ve daha düşük ücretlerle sömürmeye devam etmektedir.

Dünya proletaryasının temel ekonomik talebi, otomasyonun getirdiği verimlilik artışının işçilerin hayatına serbest zaman olarak yansıması, yani iş gününün derhal 4 saate indirilmesidir. Bu sadece ekonomik bir talep değil, işçilerin kendilerini kültürel ve siyasal olarak geliştirmeleri, toplumsal yönetime katılmaları için bir ön koşuldur.

4. Temsili Sistemi Aşmak: Mikro-Çip Temelli Dijital Doğrudan Demokrasi

KSP’nin en özgün tespiti, bugünkü teknolojinin parlamenter sistemi teknik olarak gereksiz kıldığıdır. Temsili sistem, tekelci burjuvazinin diktatörlüğünü gizleyen bir maskedir. İşçi sınıfının görevi, internet üzerinden her vatandaşın her karara anlık katıldığı Dijital Doğrudan Demokrasiyi örgütlemektir.

Bu sistem, bürokratik mekanizmaları sönümlendirecek ve Marksist anlamda “insanların insan tarafından yönetimi” yerine “nesnelerin insan tarafından yönetimini” (bilgisayarlı ekonomik planlama) getirecektir. İşçi sınıfı, sendikalarından başlayarak doğrudan demokrasiyi bir mücadele yöntemi ve hedefi olarak benimsemelidir.

5. NATO ve Askeri Üslere Karşı Anti-Emperyalist Birleşik Cephe

Emperyalizm, krizlerini savaşlarla aşmaya çalışmaktadır. NATO, bu sistemin en azgın saldırı aracıdır. Kıbrıs örneğinde görüldüğü gibi, İngiliz üsleri (Ağrotur ve Dikelya) bugün Orta Doğu’daki katliamların lojistik merkezidir.

Dünya işçi sınıfının görevi, tüm yabancı askeri üslerin kapatılmasını, silahlanmaya ayrılan bütçelerin halkın refahına aktarılmasını talep eden bir Anti-Emperyalist Birleşik Cephe inşa etmektir. Bu cephe, farklı uluslardan emekçileri “ortak vatan” ve “bağımsızlık” sloganları etrafında birleştirmeli; emperyalizmin “böl ve yönet” politikalarını boşa çıkarmalıdır.

6. 1953 “Geriye Dönüş” Tecrübesinden Ders Çıkarmak

Dünya işçi hareketi, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde 5 Mart 1953’te başlayan ve sosyalist inşanın bilimsel planlamadan saptırılarak pazar ekonomisine (Titoizm/Revizyonizm) teslim edildiği süreci iyi analiz etmelidir. Bu “geriye dönüş”, komünizmin başarısızlığı değil, burjuva ideolojisinin işçi sınıfı partisini içeriden ele geçirmesinin sonucudur. Günümüzün görevi, bu tarihsel bozgunu tersine çevirmek; 1953 öncesi Bolşevik disiplini ile modern mikroçip teknolojisini birleştiren yeni bir devrimci hat inşa etmektir.

7. Ya Komünizm Ya Barbarlık!

Mikroçip, komünizmin teknik doğum belgesidir. Ancak bu doğumun gerçekleşmesi için işçi sınıfının iktidarı ele alarak teknolojiyi sermayenin elinden kurtarması şarttır.

Dünya işçi sınıfı kendi burjuva hükümetlerinin savaş politikalarına karşı durmalı, dijital gözetim mekanizmalarını reddetmeli, üretim araçlarını toplumsallaştırmak için birleşmelidir.

Ülkelerini vemilletlerini emperyalistlere pazarlayan işbirlikçi burjuvaziyi (vatan/millet hainlerini) teşhir etmek ve halkın öz gücüne dayalı bir iktidar kurmak, kurtuluşun yegane yoludur.

BÖLÜM -II-

EMPERYALİZM ve SAVAŞ

A. EMPERYALİST REKABET : HAM MADDE, PAZAR VE ASKERİ STRATEJİ

Bugün küresel boyutta yaşanan siyasi, ekonomik ve askeri gerilimleri anlamak için olayları devletlerin “ulusal çıkarları” üzerinden değil, kapitalist emperyalist üretim biçiminin yapısal zorunlulukları üzerinden incelemek zorundayız. Krizler ve savaşlar tesadüfi değildir; sermaye birikiminin ihtiyaçlarının tarihsel ürünüdür.

Lenin’in ortaya koyduğu gibi emperyalizm kapitalizmin tekelci aşamasıdır. Finans kapitalin egemenliği, sermaye ihracı, dünya pazarının ve ham madde kaynaklarının paylaşımı ve büyük güçler-tekeller arasında nüfuz alanlarının bölüşümü bu aşamanın temel özellikleridir. Bu dinamikler farklı araçlarla sürdürülmektedir:

  1. Çok uluslu şirketler
  2. Finansal kurumlar
  3. Askeri ittifaklar
  4. Enerji ve lojistik koridorları (Süveyiş ve Panama kanalları, Hürmüz ve Marmara boğazları vb. gibi)
  5. Teknolojik tekel mekanizmaları (Bkz. Emperyalizm Çağında Dünya Sistemi)

Ham maddeye ve yeni pazarlar bulma ve bunlara ulaşım zorunluluğu kapitalist emperyalist merkezleri sürekli genişlemeye zorlamaktadır.

1. Yeni Sömürgecilik

Modern uluslararası emperyalist sistem eski sömürgecilikten farklı olarak, doğrudan işgal ve sömürge yapma yerine, ekonomik bağımlılık, askeri üs ağları, ticaret antlaşmaları ve finansal sistem (IMF, Dünya Bankası, Finans Konsorsiyumları, v.s.) kontrolü üzerinden işlemektedir. Ham maddeye erişim, – özellikle enerji (petrol, gaz), nadir elementler, lityum ve stratejik mineraller – yalnızca sanayi için değil, yüksek teknoloji ve savaş sanayi için de kritik önemdedir. Bu bağlamda, askeri güç doğrudan savaş kadar caydırıcılık, üs elde etme ve ittifak sistemleri üzerinden bir güvence mekanizması olarak kullanılmaktadır.

Unutmamak gerekir ki, Carl von Clausewitz’in önermesi gibi “savaş politikanın farklı araçlarla (silahlarla) sürdürülmesidir”. Günümüzde emperyalist güçler arasında hegemonya yarışı kâh barışçı kâh askeri politikalarla sürmektedir. Ve Marksist-Leninist “emperyalizm var oldukça savaşlar sürecektir” önermesini de akıldan çıkarmamak gerekir. Ancak savaşlar henüz Birinci ve İkinci Dünya savaşlarında olduğu gibi emperyalist güçlerin top yekün birbirleriyle savaşması aşamasından uzak tutulmaktadır. Sahip oldukları yıkıcı silahların tüm dünyayı yok edecek kapasitede olması, en büyük caydırıcı neden olarak durmaktadır. Yerel ve Proxy savaşlarla hegemonya ve etkinlik mücadeleleri sürmektedir. Ancak emperyalist güçler bu tür savaşlarla sonuç alamadıkları takdirde doğrudan müdahale ederek Irak, Afganistan, Ukrayna işgalleri ve son olarak İran’a saldırı gibi askeri harekâtlara girişebilmektedirler. Bu girişimler, II. Dünya savaşından sonra bizzat bu Batılı emperyalist güçlerin oluşturduğu kendi burjuva-emperyalist uluslararası devletler hukukunu çiğnemek pahasına pervasızca yapılmaktadır. Her zaman olduğu gibi güçlünün hukuku ve çıkarları dayatılmaktadır.

Emperyalist kapitalist sistem 2008 finansal ve ekonomik krizini aşamamıştır. Uyguladığı ekonomik ve siyasi programlar başarılı olmamıştır. Geriye kalan yöntem ise savaştır. Savaşlar yoluyla iç ekonomik yapılanmada bir şekilde tabiri caiz ise bir anlamda “militarist Keynescilik” uygulamakta, savaş sanayine, petrol ve ilaç sanayine ve bunlara bağlı sanayilere kamu fonlarını ve dolayısıyla halkın parasını akıtmaktadır. Dışta ise yeni nüfuz alanları, pazarlar ve ham madde kaynağı hakimiyeti elde ederek krizi atlatma çabası içindedirler.

2. ABD : Küresel Finans Kapitalin Askeri Koruyucusu

ABD günümüz emperyalist sisteminde finans kapitalin merkezidir. Doların rezerv para konumu ve küresel finans ağlarının kontrolü askeri güçle güvence altına alınmaktadır. ABD II. Dünya savaşından sonra kurduğu küresel askeri üs ağı ve deniz hakimiyeti stratejisi ile dünya ticaret yollarını bugüne kadar kontrol etmiştir. Son sekiz yılda ABD’nin askeri stratejisi şöyle özetlenebilir:

  1. Hint-Pasifik bölgesinde Çin’i dengeleme ve kısıtlama politikası
  2. Orta doğu enerji kaynakları ve hatlarının tekelinin kontrol altında tutulması
  3. NATO genişlemesi yoluyla Avrasya bölgesinde askeri çevreleme
  4. Küresel dolar sisteminin askeri güçle desteklenmesi
  5. Deniz ticaret yollarının kontrolü (şu anda anlaşma ile açılmasına rağmen son İran savaşında Hürmüz Boğazı’nın kapanması ile tüm dünyanın yakıt, petrol ürünleri ve kimyevi gübre krizine girmesi bu konunun önemini bir kez daha gözler önüne sermiştir)

Bu stratejiler yalnızca güvenlik değil, aynı zamanda sermaye birikiminin ve emperyalist sistemin sürdürülebilirliği açısından zorunlu görülmektedir. Askeri üsler fiilen emperyalist sermayenin lojistik alt yapılarıdır.

ABD’nin son Venezuela ve İran saldırılarının amacı Orta Doğu ve Amerikan kıtasının enerji kaynaklarının tamamen kontrolü olmakla birlikte, aynı zamanda yükselmekte olan Çin yayılmacılığını önlemek için Çin’in en önemli enerji kaynaklarını da kesmektir.

Rusya’nın Ukrayna işgalinin altında yatan neden de ABD’nin, eski Sovyetler Birliği etkinliği altındaki, Ukrayna dahil, doğu Avrupa ülkelerini NATO’ya, dolayısıyla da kendi hegemonya alanına alma ve böylece de Rusya’yı abluka altına alma girişimlerini engelleme olarak gösterilebilir. Tabii bu bağlamda, Ukrayna’nın zengin maden ve nadir element kaynaklarına sahip olduğu ve emperyalist güçlerin ilgi alanı arasında olduğu da unutulmamalıdır.

2008 de yaşanan küresel ekonomik krizden sonra bazı ülkelerin gerek bireysel, gerekse ittifaklar aracılığı ile dolar sistemi egemenliğinden çıkma girişimleri olmuştur, olmaktadır. Petrol ticareti tamamen dolar üzerinden sürdürülmekte idi. Ancak son yıllarda bazı ülkeler kendi para birimleri ile petrol ticareti yapmaya başladılar. Dolayısıyla, ABD emperyalizmi için petrol kaynaklarının ve ticaret yollarının tamamen kontrol altında olması önemlidir. ABD’nin Venezuela ve İran saldırılarının ve Çin’i Tayvan ve Batı Pasifik üzerinden tehdit etmesinin; AB ülkelerini, Türkiye’yi, Pakistan’ı, Hindistan’ı v.s. Rus petrol ve gazını almamaları konusunda tehdit etmesinin altında yatan neden dünya ticaretinde dolar etkinliğini sürdürmektir.

ABD bu askeri üstünlüğünü sürdürmek için yılda GSYH’nın %3-3.5’ini askeri harcamalara ayırmaktadır. Bu, bir yılda -İsrail ve Ukrayna’ya yapılan askeri yardımlar hariç- $900 milyara ulaşmaktadır. Son İran savaşı ile birlikte, Trump rejimi ABD Kongresi’nden 1.5 trilyon dolarlık askeri bütçe talep etmiştir. Özellikle yeni teknolojik silahları geliştirmek için büyük harcamalar yapılmaktadır. Vadesi sona eren ve Rusya ile yapılan toplu imha silahlarının kontrolünü içeren START anlaşmalarını yenilemeye henüz yanaşmamıştır. Bu da yeni silahlanma yarışını ifade etmektedir.

3. Bir Saldırı Ve Savaş Aracı : NATO

NATO soğuk savaş döneminde Sovyetler Birliği önderliğindeki sosyalist sisteme ve dolayısıyla de komünizme karşı kurulmuş bir askeri ittifak olmasına ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasına rağmen, varlığını ve genişlemesini sürdürmektedir. Sovyetlerin dağılmasına rağmen komünizm tehlikesi çürümüş kapitalizmi temsil eden emperyalizm için en büyük tehlike olarak durmaktadır. Emperyalistler, özellikle de ABD emperyalistleri NATO’yu, emperyalist yayılmacılık amaçları doğrultusunda, bir saldırı aracı olarak kullanmaya devam etmektedirler. ABD emperyalistleri diğer NATO üyelerinin askeri harcamalarını GSYH’na göre %5’e yükseltmeye zorlamaktadır. Küresel emperyalist arenada olası farklı ittifaklara karşı NATO caydırıcı bir rol üstlenmiştir. Balkanlar, Irak, Afganistan, Libya, Suriye savaşları, Arap Baharı ve halen sürmekte olan Ukrayna savaşı ve İran saldırılarında NATO görev almaktadır. ABD’nin Ortadoğu’daki jandarması İsrail’in Filistin, Lübnan, Suriye ve İran’a yönelik saldırıları da NATO desteğiyle sürmektedir.

NATO’nun 2025 bütçesi €4.6 milyar civarında iken 2026 yılı için öngörülen €5.3 milyardır. NATO üyelerinin toplam askeri harcamaları ise 2025 yılında $1.4 trilyon civarındadır.

B. ÇİN : KUŞAK-YOL GİRİŞİMİ VE DENİZ İPEK YOLU STRATEJİSİ VE KÜRESEL YAYILMA

Çin, son on yıllarda, ucuz işgücünü ve kaynaklarını dünya emperyalistlerinin hizmetine sunmuş ve başta ABD sanayi şirketleri olmak üzere AB’nin sanayi ülkelerini de cezbederek, planlı bir kalkınma programı izleyerek küresel emperyalist kapitalist sistem içerisinde ekonomik ve dolayısıyla da askeri ve siyasi açıdan yükselmiş, büyük bir sermaye birikimine sahip olmuş ve bugün kendi sermaye blokunun çıkarlarını küresel ölçekte genişletme aşamasına geçmiştir. Bu doğrultuda ekonomik büyümesini siyasi-ekonomik hegemonyaya dönüştürme stratejisi izlemektedir. Afrika, Güney Amerika ve Asya ülkelerinde altyapı yatırımları ve sözde yardımları emperyalist sermaye ihracından başka bir şey değildir. Bu amaçla kullandığı araçlar :

  1. “Kuşak-Yol Girişimi” ile farklı kıtalardaki farklı ülkelerde yol, liman, havaalanı yatırımları sayesinde yeni kara ve deniz ticaret koridorları oluşturma
  2. Afrika ve Güney Amerika’da maden çıkarma yatırımları
  3. Güney Çin Denizi’nde askeri varlık artırma, Tayvan’ı Hong Kong gibi merkezi Çin yönetiminin altına alma
  4. Teknoloji ve altyapılar üzerinden küresel alanda nüfuz elde etme

Çin nükleer bir güçtür. Bunun yanında yılda $300 milyar seviyesinde bir askeri harcaması vardır. Ancak bu miktar aldatıcı olmamalıdır. Çin’de üretim maliyetlerinin düşük olması bu miktar ile askeri kapasitesini müthiş olarak artırmıştır. Savaş teknolojisine ve donanma kapasitesini artırmaya önem vermektedir. Bunun amacı enerji ve ticaret yollarının güvenliğini sağlamaktır. Güney Çin Denizi’nde en etkin güçtür. Tayvan’ı merkezi Çin yönetimine katması stratejik hedefidir. Bunu siyasi araçlarla gerçekleştiremeyeceği noktada, askeri operasyonla gerçekleştirmek için hazır olduğu izlenimi vermektedir.

Çin ABD emperyalizmine karşı hem ekonomik hem de askeri büyük bir güç olarak yükselmektedir. Ancak enerji konusunda halen dışa bağımlıdır. ABD Çin’i engellemek için gümrük tarifelerini artırmaktan tutun bir dizi ambargo uygulamasına rağmen Çin’i kontrol edememektedir. İçinden geçtiğimiz günlerde ABD, Çin’in en önemli petrol tedarikçileri olan Venezuela ve İran’a askeri saldırılar düzenlemiştir ve bu bağlantıyı ancak şiddet yoluyla kesmeye çalışmaktadır.

C. RUSYA : ENERJİ TEKELLERİ VE ASKERİ MÜDAHALE STRATEJİSİ

Rusya enerji tekelleri üzerinden dünya emperyalist sistemine entegre olmuş kapitalist-emperyalist bir ülkedir. Oligarkların elinde birikmiş olan petro-dolarlar, emperyalist metropollerdeki finans kurumları ve borsalar üzerinden emperyalist batılı tekeller (özellikle de enerji tekelleri) ile ortaklıklar ve ortak yatırımlara dönüşmektedir. Bunun yanında Rus şirketleri hemen hemen tüm kıtalarda ve özellikle Londra, New York, Paris gibi metropollerde, gayri-menkul, turizm, bankacılık, hizmet ve teknoloji gibi sektörlere yatırım yapmaktadırlar (ör. Kıbrıs, Limasol ve Baf’ta gayri menkul, turizm ve Russian Commercial Bank). Doğal gaz ve petrol ihracatı, gelirinin %60’ını oluşturmakta ve sermaye birikiminin temel kaynağıdır. Ukrayna ve daha önce Kafkaslar’da yürüttüğü askeri müdahaleler yalnızca güvenlik için değil; enerji hatlarının ve nüfuz alanlarının korunması içindir. Temel stratrejik unsurları:

  1. Doğal gaz boru hatları sayesinde Avrupa üzerinde etki oluşturma – (Avrupa Rusya’dan 2027’den itibaren doğal gaz almama kararı almış olmasına rağmen, son İran savaşının ortaya çıkardığı yakıt krizi bu kararı etkilemiştir).
  2. Küresel ısınma nedeni ile buzulların erimesi ile birlikte ortaya çıkan yeni Arktik deniz yolu nedeni ile Arktik bölgesinde askeri varlık artırma.
  3. Yakın çevre doktrini ile eski Sovyet coğrafyasında nüfuz sahibi olma
  4. Sınırlı ama etkili askeri müdahale stratejileri.

Rusya büyük bir nükleer güçtür. Rusya için askeri güç enerji politikalarının tamamlayıcısıdır. Ukrayna saldırısının hedefleri arasında batı emperyalizminin önünü kesmenin, eski Sovyet etki alanlarındaki nüfuzunu korumanın, gaz hatlarının güvenliğini sağlamanın yanında Ukrayna’nın doğusundaki maden kaynakları ve sanayi tesislerini ele geçirmek de vardır.

Ukrayna savaşı nedeniyle Rusya GSYH’nın %13 civarında miktarı, yani $300-$350 milyar parayı askeri harcamalara ayırmaktadır. Bu miktar da petrol gelirleri civarındadır. Rusya ayrıca, özellikle Afrika’daki sorunlu alanlarda (Libya, Kongo gibi) paralı askerlerle, Mali’de doğrudan ordu birliği ile nüfuz elde etmeye çalışmaktadır. Genellikle doğrudan resmi ordu birliklerini kullanmak yerine paralı askerlerden oluşan gurupları kullanmaktadır. Bu bölgelerdeki altın, nadir elementler, elmas gibi değerli madenler hedeftedir.

Rusya ABD emperyalizmine ve dolar hakimiyetine karşı BRICS ittifakını (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) kurma inisiyatifini yürütmüştür. Bu ittifak sayesinde, petrol dahil tüm ticareti dolar dışında kendi para birimleri ile yapmanın yanında uzlaşılacak bir para birimi ile yürütmek amaçlanmaktadır. Bu ittifaka birçok başka ülke de katılmış olmasına rağmen işbirliği konusunda fazla mesafe alınamamıştır. Çünkü ABD emperyalizmi petrol üreten ülkelere baskı yapmış, özellikle de Arap ve Körfez ülkelerini sözde ticari antlaşmalarla satın almıştır. Rusya’dan gaz ve petrol alan ülkeleri de gümrük tarifeleri ve ambargolar uygulamakla tehdit etmektedir.

D. AVRUPA BİRLİĞİ (AB) EMPERYALİZMİNİN ASKERİ STRATEJİSİ

Marksist kurama göre devlet, egemen sınıfın (burada kapitalist sınıfın, burjuvazinin) çıkarlarını koruyan bir aygıttır. AB ise klasik bir ulus-devlet değildir.

  1. AB Avrupa’daki büyüklüklerine göre tekelci sermayelerinin çıkarlarını temsil eden “ulus üstü” bir aygıttır.
  2. Askeri entegrasyon Avrupa sermayesinin küresel rekabet gücünü artırmaya yönelik bir araçtır.
  3. Bu bağlamda AB’nin askeri yapılanması Avrupa emperyalist-kapitalizminin siyasi-askeri hegemonya ve yöresel sigortası haline gelecek.

Hemen hemen tüm AB ülkeleri (İrlanda, Kıbrıs Cumhuriyeti, Avusturya ve Malta hariç) NATO üyesidirler. AB uzun yıllar NATO çerçevesinde ABD askeri kapasitesine bağımlıydı ve halen de bağımlıdır. Ancak Avrupa topraklarında başlayan ve sürmekte olan Rusya-Ukrayna savaşı ve son İran savaşı ABD ile Avrupalı emperyalistler arasındaki çelişkileri su yüzüne çıkardı. Emperyalist tekeller ittifaklar içerisinde uzlaşmış görülebilirler ancak aralarındaki rekabet mutlaktır. Ukrayna savaşı başlamadan önce, 2000’li yıllarda AB kendi askeri kapasitesini artırma girişimleri başlatmıştı. Bu girişimin araçları:

  1. Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası (CSDP)
  2. Kalıcı Yapılandırılmış İşbirliği (PESCO)
  3. Avrupa Savunma Fonu (EDF)
  4. (Son dönemde) Avrupa İçin Güvenlik Aksiyonu -Kanada dahil- (SAFE)
  5. NATO ile Stratejik İşbirliği

Son yıllarda “Jeopolitik Komisyon” söylemiyle AB’nin küresel güç olma iddiası güçlenmiştir. Rusya-Ukrayna savaşı AB’nin askeri harcamalarını ciddi biçimde artırmıştır. Geçtiğimiz yıldan beridir, ABD’deki Trump yönetiminin Ukrayna savaşını bitirme girişimlerine AB’nin önde gelen emperyalistleri Almanya ve Fransa, Britanya ile birlikte karşı çıkmakta ve savaşı kışkırtmaktadırlar. Bu durumun ABD ile aralarında yarattığı sorunların üzerine, bir de ABD’nin bir Danimarka sömürgesi olan Grönland üzerinde hak iddia edip ilhak etmek istemesi, İran savaşında Trump rejiminin doğrudan askeri destek istemesi, AB emperyalistlerini askeri ve güvenlik konumlarını yeniden gözden geçirmeye zorlamıştır. Bu çelişkiler emperyalist bloklar arası rekabetin Avrupa içindeki yansımalarıdır. Bu bağlamda NATO’dan özerk askeri yapılanma, AB emperyalistlerinin, özellikle de Almanya’nın, yeni paylaşım kavgasında ABD ve Çin karşısında daha güçlü bir konum elde etme girişimi olarak görülmektedir. Almanya anayasasını değiştirerek, savunmaya limitsiz harcama ve savaş sanayini geliştirme, ordusunu büyütme girişimlerini başlattı. €100 milyar özel savunma fonu oluşturdu. Doğu cephesine 5000 asker takviyesi yaptı. Almanya’nın bu atılımı;

  1. Alman sermayesinin küresel yayılma kapasitesini artırma
  2. AB içindeki güç dengelerinin yeniden düzenlenmesi
  3. Almanya’nın “ekonomik dev – askeri cüce” konumundan çıkış girişimi

olarak değerlendirilebilir.

Kısaca, sertleşen emperyalist rekabet ortamında,

  1. AB daha entegre bir askeri sanayi sistemi kurmak için girişimler yapmakta,
  2. AB kamu fonları ile özel askeri sanayii daha güçlü bir şekilde desteklemekte,
  3. Emperyalist rekabet sertleşirken AB’de askeri kapasite artırımı stratejik zorunluluk haline gelmektedir.

E. DİJİTAL EMPERYALİZM ve SAVAŞ TEKELLERİ

Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken, insanlığın ürettiği en ileri bilim ve teknolojiyi egemen sınıfların kendi bekası için birer yıkım aracına dönüştürdüğü giderek daha açık bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Bugün yaşanan küresel hegemonya çatışması, basit bir toprak, sermaye ihracı ya da hammadde kavgasının çok ötesine geçmiştir. Yapay zekanın, kuantum bilgisayarların, mikro-çiplerin ve dijital gözetim sistemlerinin kontrolü için verilen bu amansız rekabet, tarihte eşi görülmemiş boyutlarda bir “teknoloji savaşı”nı da beraberinde getirmiştir. Bu savaş, özünde savaş sanayii tekelleri ile günümüz mikroçip temelli teknoloji sektörünün kaynaşmasından doğan yeni bir militarist yapıyı, yani Askeri-Dijital Kompleksi tarih sahnesine çıkarmaktadır.

Klasik emperyalizm teorisinin öngördüğü tekeller artık yalnızca ham petrol boru hatlarını ya da demir yolu güzergahlarını değil; fiber optik kabloları, veri merkezlerini, uydu ağlarını ve yapay zeka algoritmalarını kontrol altına almak için birbirleriyle çatışmaktadır. Bu yeni tabloda enerji kaynakları üzerindeki eski hegemonya savaşı ile dijital altyapı üzerindeki çağdaş denetim mücadelesi iç içe geçmiş; mikroçip temelli dijital teknoloji, artık ne üretildiğinden çok kimin tarafından ve hangi siyasi amaçlarla üretildiğiyle anlam kazanan bir güç alanına dönüşmüştür.

On yıl öncesine kadar geleneksel silah üreticileri (Lockheed Martin, Boeing, Raytheon, BAe Systems, Dassault gibi savaş tekelleri) ile sivil teknoloji firmaları arasında görece belirgin bir sınır mevcuttu. Bugün bu sınır neredeyse tamamen ortadan kalkmış durumdadır. Google, Microsoft, Amazon, Palantir ve pek çok yapay zeka şirketi artık Pentagon ve NATO’nun doğrudan taşeronları konumuna gelmiştir. Bulut bilişim ihaleleri, yapay zeka destekli hedef belirleme sistemleri, insansız hava araçlarının güdüm algoritmaları ve kitlesel gözetim yazılımları, bu “barışçıl” görünümlü teknoloji devleri tarafından üretilmektedir.

Bu ilişkinin en somut örneklerinden biri, Google’ın Amerikan ordusunun insansız hava araçları programı için yapay zeka geliştirdiği ve kamuoyuna “Maven Projesi” olarak yansıyan işbirlğidir. Çalışanlarının yoğun itirazları ve kamuoyu baskısı karşısında Google sözleşmeyi yenilemek zorunda kalmamış olsa da bu örnek, teknoloji devlerinin askeri-endüstriyel komplekse eklemlenme biçimini gözler önüne sermiştir. Benzer biçimde Amazon’un CIA ve Pentagon için sunduğu bulut altyapısı, Microsoft’un ordularla imzaladığı milyar dolarlık yapay zeka anlaşmaları ve Palantir’in dünyanın dört bir yanındaki güvenlik servisleriyle kurduğu organik bağ, bu yeni militarist yapılanmanın diğer belirgin tezahürleridir.

Modern emperyalizmin doğasındaki aşırı kar güdüsü, sivil amaçlarla geliştirilen teknolojileri neredeyse anlık biçimde akıllı mühimmatlara, otonom silah sistemlerine ve kitleleri manipüle eden siber savaş araçlarına dönüştürmektedir. Bu süreç, teknolojinin kendi başına tarafsız olmadığını; aksine üretildiği toplumsal ilişkilerin damgasını taşıdığını açıkça ortaya koymaktadır. Sermayenin denetimindeki teknoloji, kaçınılmaz olarak sermayenin çıkarlarına hizmet eden bir araç haline gelir.

Emperyalist merkezler arasındaki teknik üstünlük yarışının en kritik cephesi, şüphesiz ki mikro-çip üretim kapasitesi üzerindeki hegemonya savaşıdır. ABD ve Avrupa ile karşılarındaki Çin-Rusya ekseni arasındaki bu çatışma, salt ekonomik bir rekabetten çok askeri ve stratejik çıkara dayalı bir varoluş mücadelesinin parçasıdır. Zira modern silah sistemleri, muhabere ağları ve gözetim altyapısı, üretimi yalnızca birkaç ülkenin tekelinde bulunan ileri teknoloji çiplere doğrudan bağımlıdır.

Tayvan sorunu bu bağlamda sembolik olmaktan öte, son derece somut bir anlam taşımaktadır. Dünyanın en ileri çiplerinin büyük bölümünü üreten TSMC gibi şirketlerin adada konuşlanmış olması, Tayvan’ı stratejik çıkar hesapların merkezine yerleştirmektedir. Üretilen her ambargo, her ihracat kısıtlaması ve her teknoloji transferi yasağı, insanlığın ortak birikimi olması gereken ileri teknolojinin hangi egemen sermaye grubu tarafından tekelleştirileceği sorusunun yanıtını aramaktadır. Bu rekabette her zaman kaybeden hem düşmanca koşullara maruz kalan Tayvan halkı hem de mikro-çip bağımlısı ekonomilerin işçi ve emekçileri olmaktadır.

Silikon Vadisi’nin cilalı imajının ve teknoloji devlerinin parlak reklamlarının arkasında, son derece çirkin bir gerçeklik yatmaktadır. Dijital ekonominin küresel meta zinciri boyunca katmanlanan sömürü, artık yalnızca klasik sanayi işçilerini değil; yeni biçimler altında dünya işçi sınıfının giderek daha geniş kesimlerini kapsamaktadır.

Bu zincirin en alt halkasında, Demokratik Kongo Cumhuriyeti başta olmak üzere Afrika’nın kobalt ve lityum madenlerinde fiilen kölelik koşullarında çalıştırılan çocuklar bulunmaktadır. Bu çocukların emekleri olmaksızın üretilmesi mümkün olmayan bataryalar ve çipler, bugün dünyanın zengin metropollerinde milyarlarca dolarlık cirolar yaratan cihazların bileşenlerini oluşturmaktadır. Bir adım üstte ise Afrika ve Güney Asya’da günde birkaç dolara yapay zeka veri setlerini etiketleyen güvencesiz ve görünmez dijital emekçiler yer almaktadır. Bu kitleler olmaksızın “zeki” görünen yapay zeka sistemlerinin var olabilmesi mümkün değildir; ancak bu gerçeklik, sistemin parlak yüzeyinin gerisinde özenle gizlenmektedir.

Zincirin üst halkalarında ise Asya’daki montaj fabrikalarında tahakküm altında çalışan işçiler, esnek çalışma modelleri ve uygulama tabanlı güvencesizlik koşullarına mahkum edilen platform ekonomisi çalışanları ile kendi verilerini farkında olmaksızın teknoloji şirketlerine “bedava” teslim eden sıradan kullanıcılar yer almaktadır. Teknoloji tekelleri, üretici güçleri geliştirirken artı-değer sömürüsünü dijitalleştirmiş; işçi sınıfını hem maddi hem de bilişsel anlamda “veri köleliği”ne sürüklemiştir. Bu tabloda teknoloji, sermayenin elinde sendikasızlaştırmanın, esnekleştirmenin ve atomizasyonun en etkili aracına dönüşmektedir.

Bu küresel rekabetin ve militarizmin yıkıcı etkilerini en derinden hisseden coğrafyalardan biri, hiç şüphesiz ki Kıbrıs adasıdır. Onlarca yıldır emperyalizmin Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’daki “batmayan uçak gemisi” olarak konumlandırılan Kıbrıs, bugün yalnızca geleneksel bir askeri ileri karakol olmaktan çıkmış; dijital gözetim mimarisinin de kritik bir düğüm noktasına dönüşmüştür.

Ağrotur ve Dikelya’daki İngiliz egemen üsleri, bugün yalnızca uçakların ve deniz kuvvetlerinin konuşlandığı askeri alanlar değildir. Bu üsler, ECHELON gibi küresel elektronik gözetim ve iletişim dinleme ağlarının sismik merkezleri olarak işlev görmektedir. Ortadoğu’daki halkların insansız hava araçlarıyla katledildiği operasyonlarda rotaların çizilmesinde, bölgesel siber istihbarat operasyonlarında ve iletişim trafiğinin toplu olarak takip edilmesinde Kıbrıs’taki teknolojik altyapının doğrudan kullanıldığı defalarca belgelenmiştir.

Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları üzerindeki kavga yoğunlaştıkça, bu kaynakların güvenliğini sağlamaya yönelik dijital gözetim hatlarının ve deniz kuvvetlerinin denetimi de ayrı bir çatışma eksenini oluşturmaktadır. Kıbrıs, bu çatışmada hem bir ödül hem de bir araç konumundadır. Adanın kalıcı bölünmüşlüğü, NATO’nun ve İngiliz emperyalizminin adayı stratejik bir piyonu olarak kullanmasını kolaylaştırmaktadır. Birleşik, egemen ve bağımsız bir Kıbrıs’ın var olması, bölgedeki emperyalist çıkarlara doğrudan tehdit oluşturacaktır. Bu nedenle savaş tekelleri ve onların hamisi olan emperyalist devletler, adanın bölünmüşlüğünü beslemekte; kuzey ile güney arasındaki çözümsüzlüğü kasıtlı olarak kalıcı kılmaktadır.

Geçitkale askeri havaalanı meselesi de bu bütünün ayrılmaz bir parçasıdır. Ada topraklarının bir kesimindeki bu tesisler, hem siyasi bölünmüşlüğün somutlaştığı noktalar hem de bölgesel güç dengeleri üzerindeki çatışmanın sahneleridir. Dijital emperyalizmin yoğunlaşmasıyla birlikte bu tesislerin sağladığı avantajların stratejik değeri katlanarak artmakta; bu durum adanın yeniden birleşmesini ve gerçek bağımsızlığını kazanmasını daha da zorlaştırmaktadır.

Teknoloji, kendi başına ne iyidir ne de kötüdür. Olumlu ya da yıkıcı niteliğini, içinde üretildiği toplumsal ilişkilerden ve onu kimin, hangi amaçlar doğrultusunda denetlediğinden alır. Bugün insanlığın elinde bulunan mikroçip yapay zeka, otomasyon ve ağ teknolojileri, dünyanın herhangi bir köşesindeki bir çocuğun ihtiyaç duyduğu eğitime anında erişmesini sağlayabilir; iklim krizini modelleyerek çözüm yolları üretebilir; sağlık hizmetlerini kişiselleştirip evrenselleştirebilir. Ancak sermayenin denetimindeki bu aynı teknoloji; işçi sınıfını daha etkin denetlemek, sendikasızlaştırmak, esnek emek sözleşmeleriyle sömürmek ve üretilen devasa zenginliği bir avuç dijital oligarkın kasasında biriktirmek için kullanılan bir araca dönüşmektedir.

F. SONUÇ

Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo tek kutuplu sistemden farklı olarak çok kutuplu fakat yoğun rekabetçi bir emperyalist düzendir.

Ham maddeye erişim, enerji güvenliği ve pazar hakimiyeti; askeri modernizasyon teknoloji yatırımları ve ittifak sistemleri ile desteklenmektedir.

Kapitalizmin yapısal krizleri derinleştikçe militarizm artmaktadır. Askeri harcamalar, hem sermaye birikimi için yeni alanlar açmakta, hem de kriz dönemlerinde devlet müdahalesinin bir aracı olmaktadır. Yani, günümüz askeri stratejileri kapitalist üretim tarzının genişleme zorunluluğunun bir ürünüdür. ABD, AB, Çin, Rusya, Britanya v.s. arasındaki rekabet ideolojik farklılıklardan değil, dünya pazarının yeniden paylaşımı ile ilgilidir. Emperyalist rekabet sermaye blokları arası bir çatışmadır. Günümüzde başlıca emperyalist rekabet alanları şunlardır:

  1. Afrika’daki nadir toprak elementleri,
  2. Ortadoğu, Afrika ve Güney Amerika enerji havzaları,
  3. Arktik bölge,
  4. Güney Çin Denizi,
  5. Güney Amerika lityum ve nadir element rezervleridir.

Bu bölgelerdeki askeri yığınak, kapitalist üretim zincirlerinin sürekliliğiyle doğrudan bağlantılıdır. Özellikle dijital teknoloji ve askeri sanayi için gerekli stratejik mineraller, yeni paylaşım ve hakimiyet savaşlarının maddi temelini oluşturmaktadır.

Bu güçler arası mücadele günümüzde doğrudan büyük savaşlar yerine;

  1. Vekalet (proxy) savaşları ve yerel savaşlar (şu anda 40’tan fazla ülke savaşların veya çatışmaların içerisindedir),
  2. Ekonomik yaptırımlar,
  3. Siber ve uzay alanındaki askeri kapasite artışı,
  4. Donanma gücü artışı

şeklinde kendini göstermektedir. Sonuç olarak 21. yüzyıl emperyalist-kapitalizm ekonomi amaçlı bir hegemonya mücadelesi olarak tanımlanabilir. Ancak bu mücadele süreçlerinin bedelini milyonlarla ifade edilen emekçi sınıflar, çevre ülke halkları, savaş mağdurları ve göçmenler ödemektedirler.

Savaşlar, kapitalist – emperyalist sistem var oldukça sürecektir. Sorun bir sistem sorunudur. Emperyalist-kapitalist sistemin temelinde özel mülkiyet ve maksimum kâr yasası yer almaktadır. Dolayısıyla üretim araçlarının özel mülkiyetten çıkarılması ve toplumsallaştırılması ve maksimum kâr yasasına dayanan kapitalist üretim tarzının ortadan kaldırılarak, sınıfsız toplumun inşası savaşların sonunu getirecektir.

Burjuvazi kendi sınıfsal çıkarlarını “toplumun çıkarları”, “ulusun çıkarları”, “ülkenin çıkarları” olarak pazarlamayı becerebilmektedir ve işçi sınıfı dahil tüm emekçi sınıfları savaşlara sürükleyebilmektedir. Dolayısıyla da savaşın bedelini halklar ölüm, kıyım, yıkım, açlık, yoksulluk ve göçler ile ödemektedir.

Sistemi değiştirecek olan güç dünya işçi sınıfıdır. Öncelikle işçilerin kendi sınıf çıkarlarını fark etmeleri gerekmektedir. Başka ülkelerin işçilerini, emekçi halklarını düşman olarak değil, sınıf kardeşi, müttefik olarak görmeleri gerekmektedir. İşçi sınıfının milliyetçilik yerine enternasyonalizmi benimsemesi şarttır. Tüm ülkelerde sömürgeciliğe, emperyalist sisteme, emperyalist müdahalelere, emperyalist savaşlara karşı işçi sınıfı önderliğinde anti-emperyalist cephenin kurulması kaçınılmaz zorunluluktur. Ancak günümüzde uluslararası işçi sınıfının ve onun öncü siyasi gücü komünist hareketin bu görevi yerine getirmesi için gerekli olan örgütlülüğü, bilinci, donanımı, ideolojik birliği ve inisiyatifi ciddi bir sorun olarak ortada durmaktadır. Bu konu dünya komünist hareketinin önünde duran ve her komünistin ve komünist örgütün, ele alıp çözümüne katkı koyması gereken bir sorundur. Burada ayrıca Marx’ın ünlü sloganının “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin” evrensel geçerliliğini bir kez daha hatırlamakta yarar vardır.

Günümüzde, Rusya-Ukrayna savaşı, İran, Filistin ve Lübnan’a ABD-İsrail saldırıları, Sudan, Kongo, Pakistan-Afganistan savaşları gibi kanlı ve tüm dünyayı ekonomik, siyasi ve sosyal yönlerden etkileyen savaşlar sürmektedir. Çeşitli ülkelerde bu savaşlara karşı kendiliğinden barış hareketleri yer almaktadır. Ancak bu tür hareketler başarılı görünse bile reformizmden öteye geçememekte ve savaşları genel anlamda önleyememektedir.

“En olası olanı, bugünkü barış uğruna hareketin, barışın sürdürülmesi için bir hareket olarak başarı kazandığı takdirde, belirli bir savaşı önlemeye katkıda bulunması, onu bir süreliğine ertelemesi, bir süre için belirli bir barış sürdürmesi, savaşçı bir hükümeti istifa ettirmesi ve onun yerine barışı geçici olarak sürdürmek eğiliminde olan bir hükümetin geçmesini sağlamasıdır. Kuşkusuz, bu iyi bir şeydir. Hatta çok iyidir. Ancak kapitalist ülkeler arasında genel olarak savaşların kaçınılmazlığını yok etmek için yeterli değildir. Yeterli değildir çünkü, barış hareketinin bütün başarılarına karşın, emperyalizm ayakta kalmaktadır, yürürlükte kalmaktadır. Bunun sonucu olarak da savaşların kaçınılmazlığı, olduğu gibi süregelmektedir.

Savaşların kaçınılmazlığını yok etmek için emperyalizmi yıkmak gerekir.”

(J. Stalin, Son Yazılar 1950-1953, s.95, Sol Yay.)

Komünistlerin bu yaklaşımı hala daha geçerliliğini korumaktadır.

Bilimsel bir perspektiften bakıldığında, bugün var olan üretici güçlerin insanlığın tüm bireylerinin günde dört ile altı saatlik çalışmayla yaşamak için ihtiyaç duyduğu her şeyi üretebileceği bir potansiyel taşıdığı açıktır. Oysa bu potansiyel, sömürü düzeninde tersine işlemekte; daha fazla otomasyon daha fazla özgür zaman yerine daha fazla işsizlik ve daha derin yoksulluk üretmektedir. Bu açmazın kaynağı teknolojinin kendisinde değil, onu kontrol eden mülkiyet ilişkilerindedir.

İleri iletişim ağları ve dijital altyapıyla donanmış gerçek anlamda doğrudan demokrasi modeli artık salt bir ütopya olmaktan çıkmış, nesnel olarak ulaşılabilir bir hedef haline gelmiştir. Bu imkanı gerçeğe dönüştürebilmek için gerekenin ne olduğu da oldukça açıktır: üretim araçlarının ve teknolojik altyapının mülkiyetinin savaş tekellerinin ve dijital oligarkların elinden çıkarılarak işçi sınıfının ve halk kitlelerin kolektif yönetimine devredilmesi. Bu gerçekleştiğinde teknoloji, bir tahakküm ve yıkım aracı olmaktan çıkarak gerçek bir özgürleşme kaldıracına dönüşür.

Dijital emperyalizme ve savaş tekellerine karşı komünistlerin talepleri:

  1. Dünyada ve Kıbrıs’ta işçilerin ortak çıkarları temelinde, emperyalizme ve savaş makinelerine karşı birleşik bir mücadele hattı oluşturulmalıdır.
  2. Savaş sanayii ve askeri teknoloji Ar-Ge projeleri derhal durdurulmalı; bu alanlar için ayrılan kaynaklar halk sağlığı, eğitim, konut ve iklim kriziyle mücadeleye aktarılmalıdır.
  3. Teknoloji tekelleri ve dijital altyapı kamulaştırılmalı; algoritmalar ve yapay zeka sistemleri, insanlığın ortak çıkarı doğrultusunda şeffaf ve demokratik biçimde yönetilen kurumların denetimine alınmalıdır.
  4. ECHELON dahil tüm siber gözetim ve kitlesel elektronik dinleme merkezleri kapatılmalı; bilgi ve bireysel iletişim gizliliği temel bir demokratik hak olarak yasal güvenceye alınmalıdır.
  5. Dünyadaki tüm emperyalist askeri üsler ve tesisler kapatılmalı, Kıbrıs’taki İngiliz Dikelya ve Ağrotur Egemen Üsleri başta olmak üzere adadaki tüm yabancı askeri güçler ve tesisler derhal tasfiye edilmeli; ada, gerçek anlamda yabancı askerden arındırılmış bir statüye kavuşturulmalıdır.

Savaş tekellerinin teknoloji üzerindeki denetimi ve bu denetimi pekiştiren dijital emperyalizm, insanlığı yeni bir küresel barbarlığa ve nükleer ile dijital boyutlarda bir varoluş krizine sürüklemektedir. Yapay zekanın otonom silah sistemlerinde kullanımı, siber saldırıların kritik altyapıları hedef alması ve kitlesel gözetim mekanizmalarının demokratik siyasal alanı baskı altına alması bu gidişatın somut göstergeleridir. Kıbrıs halkı bu tabloda hem bir kurban hem de potansiyel bir direniş öznesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu gidişatı tersine çevirebilecek tek güç, ulusal ve etnik sınırları aşan, enternasyonalist bir perspektifle örgütlenen işçi sınıfının kolektif mücadelesidir. Kıbrıs özelinde bu, güney ile kuzey arasındaki yapay çizgileri aşarak her iki toplumun emekçi ve ezilen kesimlerinin ortak düşmana, yani kapitalist sömürü sistemine ve onun çok biçimli savaş makinelerine karşı birleşmesi anlamına gelmektedir. Bölünmüşlük; emperyalizmin çıkarlarına hizmet etmektedir ve bu bölünmüşlüğü yenmenin yolu da emperyalizmle mücadeleden geçmektedir.

Tarih boyunca teknolojiyi elinde tutan sınıf, toplumsal dönüşümü de büyük ölçüde biçimlendirmiştir. Bugün matbaa, buharlı makine ve radyo nasıl kapitalizmin gelişiminin hem aracı hem de ürünü idiyse; yapay zeka, büyük veri ve küresel ağ altyapısı da içinde bulunduğumuz tarihsel kavşakta belirleyici bir rol oynamaktadır. Bu araçların kimlerin elinde olduğu ve hangi toplumsal ilişkiler çerçevesinde kullanıldığı sorusu, sınıf mücadelesinin bu yüzyıldaki en temel cephesini oluşturmaktadır.

Bugün üretimi, bilimi ve teknolojiyi kendi ellerine alacak işçi sınıfının siyasal örgütünü oluşturmak hem zorunlu hem de mümkündür. Adanın emperyalizmin siber ve askeri üssü olarak kullandırılmaması için Kıbrıs halkının mücadeleye yükselmesi, yalnızca ulusal bir mesele değil; aynı zamanda tüm insanlığın özgürleşme davasının bir parçasıdır.

BÖLÜM -III-

KIBRIS SORUNUNDA İÇ ve DIŞ ETKENLERDE YENİ GELİŞMELER

A. Kıbrıs’ın Ekonomik Durumu — Temel Veriler (Güney ve Kuzey)

1. Güney Kıbrıs (Kıbrıs Cumhuriyeti)

Güney Kıbrıs’ın ekonomisi “yüksek gelirli” ve hizmet-sektörü odaklıdır (turizm, denizcilik, finans-kara para aklama, emlak gibi). AB ile entegrasyonu sayesinde dış sermaye çekebilmiş; borç ve mali disiplin konularında iyileşmeler kaydetmiştir. Kamu borcu son yıllarda azalma eğilimindedir: AB tahminlerine göre borç / GSYH oranı %65 civarındadır. İşsizlik oranı nispeten düşük: AB tahminlerine göre %4,7–4,9 civarındadır. Cari işlemler açığı da önemli bir sorun: dış ticaret ve hizmet dengesinde negatiflik vardır.

Bankacılık sektörü önemli; dünya finans sisteminde yaşanan krizlerle beraber 2010’lu yıllarda kriz yaşamış ve “kötü krediler” (non-performing loans) sorununu azaltmaya çalışmıştır. Bunu da vatandaşların mevduatlarına el koyarak gerçekleştirmiştir. Aynı zamanda Kıbrıs’ta aklanmak üzere bulunan Rus oligarklarının paralarına da el koymuştur. Bu da Rusya ve Kıbrıs Cumhuriyeti arasındaki ikili ilişkileri geriletmiş Kıbrıs Cumhuriyetini AB ve ABD’ye yakınlaştırmıştır. Enflasyon 2024’te ve 2025’te düşme göstermiş; 2026’da enflasyonun %2 civarına gerilenmesi öngörülüyor.

2. Kuzey Kıbrıs (KKTC)

Kuzey Kıbrıs ekonomisi büyük ölçüde hizmet sektörüne dayanıyor: turizm, kamu hizmeti, eğitim (üniversiteler), finans (casino ve sanal bet, kara para aklama) vb. Para birimi olarak Türk Lirası kullanılıyor, bu da istikrar açısından büyük riskler yaratıyor. Ekonomik büyüme bazı yıllarda yüksek olsa da (örneğin 2023’te %7,3) resmi enflasyon çok ciddi olarak yükselmiştir. 2025’te resmi enflasyonun çok yüksek olduğu (örneğin Ekim 2025’te %39 civarı gösteriliyor) raporlanmıştır. KKTC dış ticarette Türkiye’ye çok büyük bağımlılık yaşıyor. İhracatı görece küçük, ithalat büyüklüğü çok yüksektir. Diğer bir deyimle, dış ticaret açığının yüksek olması dışa bağımlılık anlamına gelmektedir.

Uluslararası tanınmama durumu ekonomik zorluklara yol açıyor: limanlar, havaalanları gibi altyapı sınırlamaları var. Türkiye’den mali ve ekonomik bağımlılık sözkonusudur: hem ticari hem mali yardım, kredi ve transferler kritiktir. Pratikte Türkiye’ye bağımlı bir manda yönetimi(sömürge), kamu planlama dokümanlarında (DPÖ verileri) ekonomik göstergeler, istihdam, enflasyon ve yatırımlar açısından dalgalanmalar görülüyor.

3. KKTC: bağımlılık ve emperyalist ilişki

Kuzey Kıbrıs’ın ekonomisi hem politik hem ekonomik olarak Türkiye’ye tam anlamıyla bağımlıdır. Bu, idari bakımdan sömürge, ekonomik bakımdan da “yarı-sömürge” tarzına yaklaşan bir durumu işaret eder: KKTC, dış sermaye/güç merkezine (Türkiye’ye) bağımlı bir biçimde varlığını sürdürüyor. Ambargo etkisi: Tanınmama durumu, uluslararası finansal piyasalara erişimi kısıtlıyor, doğrudan yabancı yatırımı sınırlıyor ve ticarette maliyet artırıcı engeller yaratıyor. Bu, emperyalist hegemonya sistemi içindeki yapılanmanın bir sonucudur. KKTC’de mali istikrarsızlık (yüksek enflasyon, Türk Lirası devalüasyonu) sermaye birikimini zorlaştırmaktadır. Bu da kârlılığı ve yatırım kapasitesini sınırlamakta, özellikle yerli sermaye için büyük riskler oluşturmaktadır. Yerli sermayenin hegemon emperyalist güce (Türkıye’ye) biat etmesini sağlamaktadır. KKTC’de emekçiler yüksek enflasyon ve alım gücü kaybı ile karşı karşıyadır. Türk Lirası’nın değer kaybı, emek gelirlerinin reel olarak erimesine yol açıyor. Bu da sınıf mücadelesi potansiyelini artırır. Türk Lirası krizi, yüksek enflasyon, dış borç ve Türkiye ile ilişkilerde politik riskler ekonomide kırılganlığı derinleştiriyor. Ayrıca tanınmama durumu nedeniyle döviz kaynaklarına erişim sınırlı, bu da dış mali şoklara karşı savunmasızlık yaratıyor. Türkiye’ye maddi ve mali bağımlılık KKTC ekonomisinin omurgası konumundadır. Kuzey Kıbrıs’ta Türkiye, yarattığı mali bağımlılık kamu harcamaları ve altyapı politikaları ile KKTC devleti üzerinden her şeye müdahale eder, sosyal ve siyasal yapıyı ve ekonomiyi yönetmektedir. Doğal kaynakları, üretim kapasitesi sınırlı, yönetici iradeden yoksun olan bu bölgede sermaye birikimi için yapısal sorunların varlığı yerel hakim sınıfları biyat etmek zorunda bırakmıştır.

Kendini “sol” diye tanımlayan CTP, TDP/TKP gibi partiler ve bunların izinden giden örgütler, KKTC için mevcut koşullarda Türkiye bağımlığını azaltmaya yönelik “ekonomik bağımsızlık” projeleri (yerli üretim, kooperatifçilik, küçük sanayi, turizm, eğitim vs.) önerisi sunmaktadırlar. Bu kesimler KKTC’de merkezi planlama, kamu yatırımlarının artırılması ve stratejik sektörlerde (turizm, eğitim, tarım gibi) kalkınma programları ile “Türkiye’ye bağımlılığı azaltma, kendi ayaklarımızın üzerinde durma” hedefiyle ekolojik ve toplumsal sürdürülebilir kalkınmaya vurgu yaparak kapitalist büyümenin sorunsuz biçimde devam edebileceğini gündeme getirmektedirler. Ancak bu önerileri sunanlar bir noktayı unutuyorlar: Siyasi egemenlik ve siyasi irade!

Önerilerde yer alan kooperatifler, hafif sanayi üretimi, tarımsal üretim, tekstil üretimi ve üretilenlerin ihracatı, yeterli su ve elektrik üretimi, Kıbrıs Lirası para birimi vs. Kıbrıslı Türklerde var olan olgular ve değerlerdi. Kıbrıs Türk Kooperatif Merkez Bankası, Sanayi Holding, ETİ, KTHY, Turizm İşletmeleri, Cypfruvex, AYKO, PEYAK gibi temel kamusal ve kooperatif kuruluşları vardı ve Kıbrıslı Türk toplumu ekonomisinde temel işlevlere sahiptiler. Bunlar nasıl ve niye yok edildiler? Şimdi ne oldu ki bunları tekrar kazanmanın adı “TC’den bağımsızlaşma önerileri” oldu?

1974 işgalinden ve adanın ikiye bölünüp Kıbrıslı Türklerin kuzey bölgesine taşınmasından sonra kuzeyde kalan terk edilmiş Kıbrıslı Rumların mülkleri ve tesisleri üzerinde Sanayi Holding, Cypfruvex, ETİ, Turizm İşletmeleri; altyapı sektöründe KIB-Tek, Telekomünikasyon, KTHY gibi kamusal kurumlar oluşturulmuştu. Bu kurumlar işgal rejiminin kontrolü altında idi, ve halen varlığını sürdürenler de işgal rejiminin kontrolü altında olmaya devam etmektedirler. Daha sonra bu statüye köylü üreticilerin malı olan Kooperatif Merkez Bankası’nın da, demokratik yollardan seçilen Yönetim Kurulu’nun 1990’lardan itibaren tasfiye edilerek, 2022 yılında da geçirilen yasa ile kooperatif hareketi de kontrol altına alınmıştır. Kooperatifçilikte halen İngiliz sömürge yasaları (Fasıl 114) geçerliliğini korumaktadır. O dönemlerde gerek sözü edilen kamu kuruluşlarının üretimi ve gerekse palazlanan özel sektör üretimi önemli bir ihracat hareketi oluşturmuştu.

1980’li yıllar itibarı ile, Thatcherizm’le başlayan “neo-liberalizm” ve özelleştirme uygulamaları, Özal Türkiyesi ile birlikte ve KKTC’nin ilanından sonra Kuzey Kıbrıs’ta da hayata geçirilmeye başlanmış ve bu kurumlar birer birer tasfiye edilmiştir. Üretim tesisleri, fabrikalar, oteller ve turizm tesisleri TC sermayesine peşkeş çekilmiştir. Fabrikaların ve sanayi üretim tesislerinin makineleri sökülerek Türkiye’ye taşınmıştır. Varlığını sürdüren Cypfruvex gibi kurumlar küçültülerek etkisiz hale getirilmişlerdir. Kamu işletmelerinden KTHY tasfiye edilmiş, limanlara yatırımlar yapılmamış, havaalanı TC sermayesine peşkeş çekilmiş, elektrik ve iletişimde yatırımlar tamamen durdurularak kısmen özelleştirmeler ile TC sermayesine devredilmiş, KIB-TEK ve telekomünikasyon dairesi batma noktasına getirilmiştir. Üretim sektöründeki KOOP iştiraklerinin büyük çoğunluğu tasfiye edilmiştir.

Tüm tasfiyeleri 1980’li yıllardan beridir işgal ve sömürge yönetimi gerçekleştirmiştir. İşgalci ve sömürgeci TC egemenlerinin işbirlikçileri olan bu yönetimler ve yöneticiler arasında, işte bugün, Amerika’yı yeniden keşfetmiş gibi öneriler yapan CTP ve TKP/TDP de yer almaktadır. Bu tasfiye işlemleri bizzat bu partilerin yönetimde olduğu dönemlerde de gerçekleştirilmişti. Elektrik üretimine, telekomünikasyon sektörüne yatırımlar ve modernizasyon bizzat bu partilerin yönetimde olduğu dönemlerde engellenmiş, TC sermayesinin bu alt yapı sektörlerine el atması gerçekleşmişti.

Türkiye Cumhuriyeti kuzey Kıbrıs’ı askeri operasyonla zaptedilmiş bir toprak parçası olarak değerlendirdi ve burada Kıbrıslı Türk işbirlikçileri ile birlikte bir sömürge rejimi kurdu. Bir toplumu yönetmek istiyorsanız önce onu üretimden koparacaksınız ve ekonomik olarak kendinize bağımlı kılacaksınız. Böyle bir toplumda bütün sınıflar erozyona uğrar. Tüm sosyal yaşam (eğitim, sağlık, kültür vs) değerlerini yitirir. 1980’lerden itbaren, hele de KKTC ilanından sonra, Kıbrıslı Türklerin (ABAD kararı) dış dünya ile bütün bağları koparıldı. Üretim tesisleri tasfiye edildi. İhracat durduğu için tarımsal üretim, konfeksiyon, hafif sanayi, ulaşım kısaca yaşamın tüm sektörleri gerilemeye başladı ve TC’ye bağımlılık her konuda artırıldı. Kooperatifler ve kamu kuruluşları zaman içerisinde bir bir tasfiye edildiler, kamusal mekanizmaların içi boşaltılarak güçsüzleştirildiler. Bu bilinçli bir sömürge politikasıydı; bağımlı kılma ve asimilasyon. Tüm bunlar Kıbrıslı işbirlikçiler ile birlikte gerçekleştirildi ve halen de aynı siyaset daha da hızlanarak devam etmektedir. Her yıl TC-KKTC Ekonomik İşbirliği Protokolü imzalamanın amaçlarından birisi de bu bağımlılığı pekiştirmektir. Sömürge yönetimi sözde seçimleri, meclisi, hükümeti vs.’yi bir vitrin olarak kullanıp gerçek sömürgeci ve yayılmacı siyasetini örtmeye çalışmaktadır. Kuzey Kıbrıslı burjuvazi bu siyasetin uygulayıcısı durumundadır (Örneğin, son zamanlarda geçirilen ve geçirilmeye çalışılan alçak orman arazileri yasası, Kıbrıslı Rumların mülklerine el koyma amaçlı yağmacı ve faşist yasalar, vs.).

Dolayısıyla ekonomik reformlardan önce Kıbrıslı Türklerin Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı siyasi iradelerini ve egemenliklerini geri kazanmaları gerekir. Mali ve ekonomik krizlerin kökeninde sömürge yapısı yatmaktadır. Yani “ekonomik reformlardan” önce “siyasi reform” gereklidir çünkü sorunun temeli ekonomik değil siyasidir. Aksi takdirde bu şartlar altında “reformlar”a izin verilmez. Sömürgeci buna izin vermez, böyle bir “reform”un da gerçekleşmemesi için bütün mekanizmaları yerli yerine oturtmuştur, oturtmaktadır. Mücadele öncelikle siyasi bağımsızlık için olmalıdır.

Türkiye’ye bağımlılığı sorgulayan, emekçi tabanlı siyasal ve sendikal birlikler oluşturmak işçi ve emekçilerin önünde duran görevler arasındadır. Türk Lirası dalgalanmalarına karşı alım gücünü korumak, emekçilerin reel gelir kaybını durdurmak, toplumsal dayanışma kurumlarını güçlendirmek, temel tüketim alanlarında kooperatif/ kamusal örgütlülüğü büyütmek işçilerin ve emekçilerin güncel hedefleri arasında olmalıdır (Örneğin, Türk Lirası yerine fiyatların ve ücretlerin stabil bir para birimine endekslenmesi gibi). Tüm bu mücadeleler sömürgeciliğe karşı mücadelye hizmet etmelidir. Söürgeciliği kalıcılaştıran eylemler ve talepler hoş görünse de desteklenmemelidir.

4. Kıbrıs Cumhuriyeti (Kıbrıs’ın Güneyi) ve AB kapitalizmi

Kıbrıs Cumhuriyeti, AB içi bir ekonomi olarak kapitalist dünyanın dolaysız bir parçasıdır. Bu nedenle de emperyalist sermaye akımlarına, Avrupa finans piyasalarına bağımlıdır. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bu ilişkisi kapitalist emperyalist dünya ile ilişkilerinde kuzeydeki uluslararası hukuk dışı yapıya oranla daha avantajlı tarafta olduğunu gösterir. Kıbrıs Cumhuriyeti’nde finansal sektör göreceli olarak büyüktür. Bankacılık, kredi, finansal hizmetler gelişmiş durumdadır. Bu, sermayenin finansal birikim yönüne kaydığını gösterir. Kıbrıs Cumhuriyeti’nde kamu borcunun azalması ve bütçe fazlası, sermaye için elverişli bir iklim yaratıyor. Bu durum, sermayenin “güvenli liman” olarak görülebilecek ekonomik bir ortam bulduğunu gösteriyor. Öte yandan işçiler ve emekçiler için bu durum, sosyal harcamaların baskı altında olduğu emperyalist kemer sıkma politikalarının dayatılması anlamına geliyor. Kıbrıs Cumhuriyeti hükümeti mali disiplin politikası izliyor, borç oranını düşürmeye çalışıyor. Bu, devletin kapitalist çıkarları dengelemek için sistemin sürdürülebilirliğini korumada aktif bir rol oynadığını gösterir. AB ekonomisindeki dalgalanmalar, turizmdeki şoklar (örneğin pandemiler, stratejik çıkar riskleri) ve borç servis baskısı kriz riskleri yaratıyor. Merkez bankası penceresinden bakıldığında, aşırı finansallaşma ve kredi riskleri mevcuttur.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin verili koşullarında finans kapitalin gücüne karşı kamu sahiplenmesi, banka denetimi ve finansal regülasyon talepleri stratejik öncelik olabilir, işçi sınıfının barış ve birleşik bağımsız, anti-emperyalist Kıbrıs mücadelesine destek niteliğindeki reformlar olarak düşünülebilir. Finansal işlemler ve sermaye akımları üzerinde daha sıkı denetim; finans kesiminden alınan vergilerle sosyal harcamaların artırılması için mücadele edilmelidir.

5. Kıbrıs Cumhuriyeti’nde İşçi Sınıfı ve Göçmen Emeğinin Sömürüsü

Kıbrıs, Akdeniz’in ortasında stratejik emperyalist mücadelelerin, emperyalist üslerin ve milliyetçi bölünmüşlüğün gölgesinde anılan bir coğrafyadır. Ancak burjuva tarih yazımının ve egemen medyanın “Kıbrıs Sorunu” başlığı altında görünmez kıldığı en temel gerçeklik, adanın güneyinde (Kıbrıs Cumhuriyeti’nde) ve kuzeyinde her gün yeniden üretilen keskin sınıf çelişkileridir.

Kıbrıs Cumhuriyeti, Avrupa Birliği (AB) üyeliğiyle entegre olmuş, yeni emperyalist politikaların vahşice uygulandığı bir kapitalist ekonomidir.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nde kapitalist üretim ilişkileri, özellikle 1974 sonrasındaki süreçte hızlı bir finansallaşma, turizm, inşaat ve hizmet sektörü odaklı bir büyüme modeli üzerine inşa edilmiştir. Adanın güneyindeki burjuvazi, sanayi üretiminden ziyade vergi cenneti işlevine, deniz taşımacılığına, turizme ve yabancı sermayeyi ülkeye çeken gayrimenkul spekülasyonlarına dayanmaktadır.

Bu yaklaşım, kaçınılmaz olarak güvencesiz, esnek ve örgütsüz bir işgücü yapısını beraberinde getirmiştir. 2026 Yılında Cyprus Mail’de çıkan habere göre yabancı işçi sayısının 200,000 (iki yüz bin) kişi olduğu bildirilmiştir. Kıbrıs Cumhuriyeti’nde proletarya homojen bir yapıya sahip değildir.

Sınıfın yapısı üç ana katmana bölünmüştür:

Yerli Kıbrıslı Rum İşçiler: Bu işçiler kamuda veya görece sendikalı, toplu iş sözleşmeli sektörlerde çalışan, ancak yeni emperyalist kemer sıkma politikalarıyla kazanılmış hakları sürekli tırpanlanan kesimdir.

Avrupa Birliği Vatandaşı İşçiler (Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Malta, vb.): Bu işçiler serbest dolaşım hakkından yararlanan, ancak güvencesiz ve düşük ücretli işlerde çalıştırılan, yerli işçilere karşı ücretleri aşağı çekmek için rekabete sokulan kesimdir.

Üçüncü Ülke Vatandaşı Göçmen İşçiler (Filipinler, Sri Lanka, Nepal, Hindistan, Bangladeş, Suriye vb.): Bu işçiler hukuki güvenceden yoksun, oturma izinleri işverenlerin iki dudağı arasında olan, en ağır iş kollarında en düşük ücretlerle çalışan “ultra-sömürülen” kesimdir.

Sermaye, bu bölünmüşlüğü sınıfın birliğini kırmak ve artı-değer oranını azami düzeye çıkarmak için bilinçli bir biçimde kullanmaktadır. Yeni emperyalist uygulama ile birlikte, bir zamanlar güçlü olan toplu iş sözleşmesi düzeni aşındırılmış, taşeronlaştırma ve bireysel sözleşmeler yaygınlaştırılmıştır.

Karl Marx, Kapital’de kapitalist birikimin kaçınılmaz olarak bir “yedek sanayi ordusu” (nisbi nüfus fazlası) yarattığını ve bu ordunun sermayenin genişleme dönemlerinde ücretleri baskılamak için hayati bir işlev gördüğünü yazar. Kıbrıs Cumhuriyeti bağlamında göçmen işçiler, tam da bu yedek sanayi ordusunun en kırılgan ve en sömürülebilir parçasını oluşturmaktadır.

“…göreceli artı değer üretimini analiz ederken: kapitalist sistemde, emeğin toplumsal verimliliğini artırmaya yönelik tüm yöntemler bireysel emekçinin pahasına gerçekleştirilir; üretimin geliştirilmesine yönelik tüm araçlar, üreticiler üzerinde egemenlik kurma ve onları sömürme araçlarına dönüşür; emekçiyi bir insan parçasına dönüştürür, onu bir makinenin uzantısı seviyesine indirger, işindeki her türlü cazibeyi yok eder ve onu nefret edilen bir angarya haline getirir; bilimin bağımsız bir güç olarak dahil edilmesiyle aynı oranda, emek sürecinin entelektüel potansiyellerini ondan uzaklaştırır; çalıştığı koşulları çarpıtır, emek sürecinde onu alçaklığı nedeniyle daha da nefret uyandıran bir despotluğa tabi tutar; yaşamını çalışma zamanına dönüştürür ve karısını ve çocuğunu sermayenin devasa çarklarının altına sürükler. Ancak artı değer üretimine yönelik tüm yöntemler aynı zamanda birikim yöntemleridir; ve birikimin her genişlemesi, bu yöntemlerin geliştirilmesi için bir araç haline gelir. Dolayısıyla, sermaye birikimi arttıkça, ücreti yüksek veya düşük olsun, işçinin durumu da aynı oranda kötüleşmelidir.” Karl Marx, Kapital, Birinci Cilt, Yirmi Beşinci Bölüm: Kapitalist Birikimin Genel Yasası

Kıbrıs ekonomisi; ev içi hizmetler (bakıcılık ve temizlik), tarım-hayvancılık, inşaat ve turizm-gıda sektörlerinde tamamen ucuz göçmen emeğine bağımlıdır.

[Kıbrıs Cumhuriyeti’nde  büyük çoğunlukla tarım ve hayvancılık  sektöründe Asya/Ortadoğu kökenlilerin emeği, ev içi hizmetlerde kadın göçmenlerin  emeği, turizm ve inşaat mevsimlik ve kayıtsız* göçmen işçi emeği kullanılmaktadır.

Kadın göçmen işçiler, binlerce evde yatılı bakıcı olarak çalışarak Kıbrıslı orta ve üst sınıf ailelerin yeniden üretim maliyetlerini düşürmektedir. Böylece devlet, sosyal kreş ve yaşlı bakım hizmetleri sağlama yükümlülüğünden sıyrılmakta; bu yükümlülüğü asgari ücretin dahi çok altında çalıştırılan Asyalı göçmen kadınların sırtına yıkmaktadır. Tarım ve inşaat sektörlerinde ise göçmen işçiler, yerli işçilerin çalışmayı kabul etmeyeceği iş güvenliğinden yoksun, günde 12-14 saati bulan ağır çalışma koşullarına maruz bırakılmaktadır.

Göçmen işçilerin Kıbrıs Cumhuriyeti’nde karşılaştığı sorunlar sadece ekonomik değil, aynı zamanda devlet eliyle yasallaştırılmış kurumsal bir kölelik düzenine işaret etmektedir:

Sözleşmeye ve İşverene Bağlılık (Sponsorluk Sistemi): Üçüncü ülke vatandaşlarının çalışma izinleri doğrudan belirli bir işverene bağlıdır. İşçi, işverenin rızası olmadan iş değiştiremez. İşten çıkarıldığı an sınır dışı edilme tehdidiyle karşı

karşıya kalır. Bu durum, işçiyi işverenin her türlü istismarına ve ücret gaspına karşı tamamen savunmasız bırakmaktadır.

Asgari Ücret Ayrımcılığı: Devlet, ev içi hizmetlerde ve tarım sektöründe çalışan göçmen işçiler için yasal olarak genel asgari ücretin çok altında “özel” asgari ücret tarifeleri belirlemiştir. Bu durum, ırksal ve ulusal temelli ayrımcılığın yasalar eliyle meşrulaştırılmasıdır. Göçmen işçiler resmi olarak asgari ücret ödense de “barınak, yiyecek vs. katkısı” adı altında %25’e kadar kesinti yapılmaktadır.

Barınma Koşulları ve İzolasyon: Özellikle tarım ve inşaat işçileri, insani koşullardan uzak, konteynerlerde veya derme çatma barınaklarda, aşırı kalabalık gruplar halinde yaşamaya zorlanmaktadır. Şehir merkezlerinden uzak tarım alanlarında çalışanlar sosyal hayattan tamamen izole edilmektedir.

Sendikal Haklara Erişememe: Teorik olarak sendikalara üye olma hakları olsa da, sınır dışı edilme korkusu ve dil bariyeri nedeniyle göçmen işçilerin fiilen sendikal mücadeleye katılması engellenmektedir.

6. Göçmen İşçilerin Vatandaşlık Sorunları ve Sınıfsal/Hukuki Irkçılık

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin vatandaşlık ve göç politikaları, kapitalist devlet aygıtının sınıfsal karakterini en çıplak haliyle ortaya koymaktadır. Burada tam anlamıyla iki uçlu, sınıfsal bir ikiyüzlülük hüküm sürmektedir.

Kıbrıs’taki göçmen işçiler, hem düşük vasıflı hem de yüksek vasıflı segmentlerde belirli sektörlerde yoğunlaşmıştır:

Sektör / Birincil Sektörİşçi DemografisiYaklaşık Sektördeki Yabancı İşçi Payı
Ev ve Bakım İşleri AB Dışı Vatandaşlar(Asya/Afrika)>%90
Tarım ve HayvancılıkAB Dışı Vatandaşlar%60 – %70
Konaklama ve Yiyecek Hizmetleri (Turizm)AB Vatandaşları ve AB Dışı Vatandaşlar%40 – %50
İnşaat ve YapıAB ve AB Dışı Vatandaşlar%30 – %40
Toptan ve Perakende TicaretAB ve AB Dışı Vatandaşlar%20 – %30
Bilgisayar Teknolojileri, Nakliye ve Finansal HizmetlerAB Vatandaşları ve Yüksek Vasıflı AB Dışı Vatandaşlar (ör. Teknoloji/Finans)%25 – %35

Tablodan da görüleceği gibi alt mavi yakalı ve tarım işçileri daha fazla AB dışı üçüncü ülkelerden gelen işçilerden oluşmaktadır.

Kıbrıs burjuvazisi, adaya milyonlarca avroluk yatırım yapan, gayrimenkul satın alan Rus, Çinli veya Arap oligarklara “Yatırım Karşılığı Vatandaşlık” (Altın Pasaport) programlarıyla jet hızıyla vatandaşlık dağıtmıştır. Sermaye sahipleri için sınırlar ve vatandaşlık engelleri anında yok edilirken, adayı fiilen inşa eden, tarımını yürüten, yaşlılarına bakan göçmen işçilere vatandaşlık hakkı tamamen kapatılmıştır.

Kıbrıs’ta eskiden gelen ve AB’den gelen 10-15 yıl kesintisiz çalışan, vergisini ve sosyal sigortasını ödeyen göçmen işçilerin vatandaşlığa veya uzun süreli ikamet iznine başvurma hakları bürokratik labirentlerle fiilen engellenmektedir. Devlet, göçmenlerin “kalıcı” olmasını istememektedir. Onlar, sömürüldükten ve yıprandıktan sonra yerlerine yenileri getirilmek üzere geri gönderilmesi gereken “geçici makineler” olarak görülmektedir.

7. İşçi Sendikalarının Durumu

Kıbrıs Cumhuriyeti, tarihsel olarak güçlü bir sendikal geleneğe sahiptir. Sol eğilimli, AKEL ile tarihsel bağları olan PEO (Tüm Kıbrıs İşçi Federasyonu) ve sağ eğilimli, sınıf uzlaşmacılığını açıkça savunan SEK (Kıbrıs İşçiler Konfederasyonu) adanın güneyindeki iki büyük sendikal konfederasyondur.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nde, işgücü Avrupa Birliği ortalamasına kıyasla oldukça örgütlüdür ve sendika yoğunluğu yaklaşık %43 ila %45 arasındadır (bu da yaklaşık 170.000 ila 180.000 sendikalı işçiye denk gelmektedir).

Kıbrıs’taki çalışanlar esas olarak iki farklı yapı altında örgütlenmiştir: büyük ulusal konfederasyonlar (ideolojik ve sektörel çizgiler doğrultusunda örgütlenmişlerdir) ve oldukça etkili bağımsız/özerk sendikalar (kamu, yarı kamu, eğitim ve finans sektörlerine hakimdirler).

Sendikaların Üyelik Dağılımındaki Temel Eğilimler

Özel Sektör ve Kamu Sektörü Ayrımı: Son birkaç on yılda genel sendika yoğunluğu düşmüş olsa da (1980’de yaklaşık %80’den bugün yaklaşık %43’e), bu düşüş neredeyse tamamen özel sektörde hissedilmektedir.Kamu, yarı kamu (elektrik, su, doğalgaz, telekomünikasyon) ve bankacılık sektörleri neredeyse %100 oranında sendikalı kalmaktadır.

Özel sektörde çalışan sendika üyesi işçi sayısındaki bu düşüş göçmen işçi sayısındaki artış ile büyük oranda ilintilidir. Bu durm işçi sınıfının örgütlü mücadelesine engel teşkil etmektedir.

Azalan Özel Sektör Yoğunluğu: İşverenlerin tarihsel olarak toplu pazarlığa daha az açık olduğu hizmet, perakende ve teknoloji sektörlerindeki hızlı büyüme, birçok yeni özel sektör çalışanının örgütlenmemiş olduğu anlamına gelmektedir.

Ancak günümüzde bu örgütlerin durumu, devrimci sınıf sendikacılığından fersah fersah uzaktır.

Sınıf Uzlaşmacılığı ve Sosyal Diyalog: Sendikalar, mücadeleyi sokaktan ve üretimden kopararak devletin ve işveren örgütlerinin yer aldığı “üçlü danışma kurullarına” (sosyal diyalog mekanizmalarına) hapsetmişlerdir. Grev silahı neredeyse unutulmuş, uzlaşma esas alınmıştır.

Göçmen İşçilere Karşı Şovenist ve Korumacı Refleksler: Sendikaların önemli bir kısmı, göçmen işçileri örgütlemek ve onların haklarını savunmak yerine, yerli işçilerin istihdamını koruma gerekçesiyle yabancı işgücü girişine kotalar konulmasını savunmaktadır. Bu korumacı tutum, sınıf dayanışmasına sorun yaratmakta ve yerli işçi ile göçmen işçiyi karşı karşıya getirerek burjuvazinin ekmeğine yağ sürmektedir.

Bürokratikleşme: Sendika yönetimleri, sınıf mücadelesinin militan aygıtları olmaktan çıkıp, toplu sözleşme imzalayan ve üyelerine sosyal imkanlar sunan yarı-resmi bürokratik kurumlara dönüşmüştür. PEO, her ne kadar sol retorik kullansa da, AKEL’in sistem içi reformist çizgisine paralel olarak radikal bir sınıf tavrı geliştirmekten kaçınmaktadır.

  1. 8. Karma Evliliklerden Doğan Çocukların Durumu

Kıbrıs sorunu bağlamında, garantör ülkelerden biri olan Türkiye’nin Kıbrıs Türk toplumunun toplumsal ve anayasal hakları üzerinde belirleyici bir etki kurduğu ve bu hakların kullanımını sınırlandırdığı inkar edilemez. Öte yandan, Kıbrıs Cumhuriyeti yönetimini fiilen kontrol eden Kıbrıs Rum egenem sınıfı da Kıbrıslı Türk vatandaşların anayasal ve bireysel haklarını tam olarak kullanmalarını engellediği, onları siyasal ve idari süreçlerin dışında bırakarak bireysel düzeyde mağduriyetlere yol açtığı da inkar edilemez. Kıbrıs Rum egenem sınıfın bu tavrı, üç garantör devletle birlikte Rum ve Türk yerli işbirlikçilerinin Kıbrıs’ın başına ördükleri belaların tek sorumlusu olarak Kıbrıslı Türkleri görme tavrıdır. Çoğunluğu Kıbrıslı Türklerden oluşmayan bir seçmen kitlesinin seçtiği KKTC Cumhurbaskanını Kıbrıs Türk toplumu lideri olarak görmeyi hazmedebilen Kıbrıs Rum egenem sınıfı, kendilerine Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşamaktan başka bir seçenek bırakılmayan Kıbrıslı Türkleri adeta bu durumun sorumlusu ilan ederek onları bir çok yasal ve anayasal haklarından mahrum etmektedir. Bu çerçevede, Kıbrıs sorununun yalnızca adanın stratejik konumu ve yeraltı kaynakları açısından uluslararası siyasal bir sorun olmaktan başka, iki toplum arasındaki anayasal haklar ve, aynı zamanda hem Kıbrıslı Rumların hem de Kıbrıslı Türklerin toplumsal ve bireysel haklarının etkilendiği çok katmanlı bir insan hakları sorunu olarak da karşımıza çıkmaktadır. Tarafların birbirlerine karşı tutumları ve uygulamaları serbest dolaşım, yerleşim ve mülkiyet hakları gibi yasalar ve anayasa tarafından güvence altına alınmış olan bir çok toplumsal ve bireysel hakların çiğnenmesine yol açmaktadır. Bu sayede anlaşmazlık sürekli kılınmakta, statüko sürekli güçlendirilmekte, emperyalist büyük güçlerin hedef ve çıkarlarına uygun bir ortam sağlanmaktadır. Bu sayede şöven milliyetçilik teşvik edilerek güçlenmekte halklar barış yapmaktan iyice uzaklaştırılmaktadır.

Kıbrıs’ta onlarca yıldır devam eden siyasal bölünmüşlük, yalnızca iki toplum arasındaki ilişkileri değil, binlerce insanın en temel haklarını da doğrudan etkilemektedir. Bu sorunlardan biri de Kıbrıslı Türkler ile Türkiye veya bazı üçüncü ülke vatandaşlarının evliliklerinden doğan çocukların Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşlığına erişememesidir. Bu mesele yalnızca hukuki bir ihtilaf değildir; aynı zamanda eğitim, çalışma, serbest dolaşım ve siyasal eşitlik gibi temel hakları etkileyen önemli bir insan hakları sorunudur.

Uluslararası alanda tanınan Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası ve Vatandaşlık Yasası ilke olarak Kıbrıslı bir anne veya babadan doğan çocuklara vatandaşlık hakkı tanımaktadır. Ancak 2007 yılında Bakanlar Kurulu tarafından benimsenen uygulama kriterleri doğrultusunda, özellikle Kıbrıslı Türk ebeveyn ile 1974 sonrasında Türkiye’den kuzeye yerleşmiş bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ebeveynden doğan çocukların başvuruları büyük ölçüde reddedilmekte veya yıllarca sonuçlandırılmamaktadır.

Sorunun kapsamı konusunda farklı rakamlar dile getirilmektedir. 2022 yılında bu rakamın yaklaşık 30,000 (otuz bin) karma evlilik çocuğunun Kıbrıs Cumhuriyeti kimliği ve pasaportu alamadığı basında dillendirildi. Bazı hukukçular ise fiilen bekleyen dosyaların birkaç bin ile on binler arasında değiştiğini, kesin sayının başvuruların uzun yıllar boyunca sistematik biçimde bekletilmesi nedeniyle belirlenmesinin güç olduğunu ifade etmektedir. 2023 yılında Kathimerini’nin Kıbrıs baskısında yayımlanan araştırmada ise 3,000’den (üç bin) fazla aktif başvurudan ve yüzlerce dosyanın belirli kriterleri karşıladığından söz edilmektedir.

Bu farklı rakamlar, sorunun varlığını ortadan kaldırmamaktadır. Aksine, yıllardır çözülemeyen idari sürecin kapsamının bile tam olarak tespit edilemediğini göstermektedir.

Vatandaşlık alamayan çocuklar birçok alanda ciddi güçlüklerle karşılaşmaktadır. Avrupa Birliği vatandaşı sayılmadıkları için serbest dolaşım haklarından yararlanamamaktadırlar. Avrupa Birliği ülkelerinde eğitim ve çalışma olanaklarına erişimleri sınırlanabilmektedir. Pasaport alamadıkları için seyahat etmekte zorlanmakta, burs programlarına katılamamakta ve bazı uluslararası fırsatlardan yararlanamamaktadırlar.

Birçok başvurunun yıllarca sonuçlandırılmadan bekletildiği de belgelenmiştir. Hukukçular, bazı ailelere başvuru numarası dahi verilmediğini ve dosyaların uzun süre işlem görmeden beklediğini belirtmektedir. Bu durum hukuki belirsizlik yaratmakta ve ailelerin gelecek planlarını doğrudan etkilemektedir.

Son yıllarda sınırlı da olsa bazı gelişmeler yaşanmıştır. Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis’in güven artırıcı önlemler paketinin ardından bekleyen bazı dosyaların yeniden incelenmesine başlanmıştır. 2024 yılı itibarıyla ilk aşamada yalnızca 14 (ondört) karma evlilik çocuğuna vatandaşlık verildiği açıklanmıştır. Aynı dönemde hükümet, binlerce dosyanın inceleme sürecinin devam ettiğini belirtmiştir. Bu sayı, yıllardır bekleyen başvurular dikkate alındığında oldukça sınırlı kalmaktadır.

Sorunun toplumsal etkileri hukuki boyutun ötesine geçmektedir. Aynı aile içinde bir kardeş vatandaşlık alabilirken diğer kardeş alamayabilmektedir. Aynı köyde büyüyen, aynı okula giden, aynı dili konuşan insanlar farklı hukuki statülere sahip olabilmektedir. Bu durum ortak yurttaşlık bilincini zayıflatmakta ve toplumlar arasındaki güvensizliği derinleştirmektedir.

KSP devletin güçlünün elinde bir baskı aracı olduğunu açıkça ortaya koyar. Kıbrıs Cumhuriyeti, 1963’ten bu yana Kıbrıslı Türklerin vatandaşlık haklarını çiğnemekte ve vatandaşları arasında etnik kökenleri temelinde açık bir ayrım yapmaktadır. Kıbrıs Cumhuriyeti liderliği, Kıbrıs Sorunundan Kıbrıs Türk halkını sorumlu tutan bir tavır sergileyerek, Kıbrıslı Türkleri “ikinci sınıf vatandaş” konumuna itmiştir.

Bu felsefenin en somut tezahürü, karma evlilik çocuklarının Kıbrıslı olma hakkı yerine “vatansız” ve “kimliksiz” büyümeye mahkûm edilmesidir. Kıbrıs Cumhuriyeti makamları, bu çocukları ve ailelerini birer propaganda malzemesi olarak kullanmakta, onları Türk milliyetçiliği ile Elen milliyetçiliği arasına sıkıştırmaktadır. Gerçek şu ki; mülkiyet ve sınıf sorunlarının halledilmediği, milli sorunun emperyalist çerçeveye hapsedildiği bir düzende devletin tüm milliyetlere adil davranması imkânsızdır.

Kıbrıs Cumhuriyeti yönetiminin vatandaşlık taleplerini reddederken sığındığı temel bahane, yabancı uyruklu eşlerin adaya “yasa dışı limanlardan” (Ercan Havaalanı veya Girne Limanı gibi) giriş yapmış olmasıdır. Oysa Kıbrıslı Türkleri yasa dışı bir ortamda yaşamaya mecbur bırakanlar bizzat bu statükonun mimarlarıdır.

Daha da önemlisi, vatandaşlık anayasal bir haktır; “yasa dışı limandan giriş yapma” ise ancak cezai/idari bir durum olabilir. Kıbrıs Cumhuriyeti, cezai unsurları anayasal hakların önüne engel olarak koyarak bizzat kendi anayasasını ihlal etmektedir. Üstelik, 2003’ten bu yana aynı “yasa dışı” limanları kullanarak Türkiye’ye gidip gelen binlerce Kıbrıslı Rum hiçbir cezai soruşturmaya tabi tutulmazken, aynı eylemin Kıbrıslı Türkler için bir hak gaspı gerekçesi yapılması ırkçı bir çifte standarttır.

Kıbrıs sorununun BM parametreleri, AB “müktesebatı” veya federal formüllerle çözüleceğini sananlar, aslında emperyalistlerin kısır döngü tuzağına hizmet etmektedirler. Kıbrıs Cumhuriyeti, bu çocuklara kimlik vermeyerek onları zorla Türk vatandaşlığına geçmeye itmekte, böylece adadaki bölünmüşlüğü ve demografik kutuplaşmayı kalıcılaştırmaktadır.

Emperyalizm için Kıbrıs halkı bir “özne” değil, sadece emperyalist stratejik hesaplarda kullanılan birer “human counter” (“insan pulu”) dir. Anglo-Amerikan emperyalizmi ve NATO, adayı bir “batırılamaz uçak gemisi” olarak tutabilmek için Rum ve Türk halkları arasındaki bu tür düşmanlıkları körüklemektedir. Kimlik sorunu, bu büyük oyunun küçük ama can yakıcı bir parçasıdır.

Kıbrıs Sosyalist Partisi olarak, etnik kökenleri ne olursa olsun tüm vatandaşlarımızın ve hakları ihlal edilen tüm yabancı uyrukluların yürüttüğü onurlu mücadeleyi selamlıyoruz.

Kıbrıslı Türk emekçilere sesleniyoruz: Bireysel haklarımıza sahip çıkarken emperyalizmin tuzaklarına düşmemeli; mücadelemizi toplumsal boyutlarıyla, yani adayı birleştirecek anti-emperyalist eksende ele almalıyız. Aksi takdirde emperyalizmin elinde oyuncak olmaktan kurtulamayız.

9. Enternasyonalist Sınıf Dayanışması ve Çıkış Yolu

Kıbrıs Cumhuriyeti’nde işçi sınıfının kurtuluşu, milliyetçi bölünmeleri, etnik ve dinsel sınırları aşan enternasyonalist bir sınıf mücadelesinden geçmektedir. Sermaye, adanın bölünmüşlüğünü ve göçmenlerin güvencesizliğini artı-değer sömürüsünü katmerlemek için kullanırken; işçi sınıfı da buna ancak birleşik bir sınıf cephesiyle yanıt verebilir.

Komünistlerin Kıbrıs’taki acil görevleri şunlardır:

Yerli, AB vatandaşlığı ve üçüncü ülke vatandaşlığı ayrımı yapılmaksızın tüm işçilerin aynı sendikalarda eşit haklarla örgütlenmesi şarttır. Göçmen işçilerin sendika yönetimlerinde söz sahibi olması gerekmektedir.

Göçmen işçilerin oturma ve çalışma izinlerinin işverenden bağımsız hale getirilmesi, koşulsuz iş değiştirme ve insani barınma hakkının güvenceye alınması gerekmektedir.

Göçmen işçilerin asgari ücretlerden değişik nedenlerle kesinti yapılmasına son verilmesi, tüm işçiler için insanca yaşanacak tek bir ulusal asgari ücretin ve toplu sözleşme hakkının uygulanması gerekmektedir.

Kıbrıslı Rum, Kıbrıslı Türk ve göçmen işçilerin ortak düşmanı olan Kıbrıs Rum ve Kıbrıslı Türk burjuvazisine, AB emperyalizmine ve adadaki yabancı askeri üslere karşı birleşik mücadele cephesinin kurulması şarttır.

Kıbrıs’ın kurtuluşu, ne burjuva diplomasisinin masa başı pazarlıklarında ne de Brüksel’deki AB’nin emperyalist koridorlarındadır. Kurtuluş; inşaatlarda, otellerde, tarlalarda ve evlerde sömürülen tüm uluslardan proletaryanın “Dünyanın bütün işçileri, birleşin!” şiarını Kıbrıs topraklarında ortak bir sınıf savaşına dönüştürmesinde yatmaktadır.

10. Sonuç ve Stratejik Hedefler

Kıbrıs için devrimci bir stratejik programın gerekliliği tartışılamaz. Kıbrıs’ta Marksist-Leninist bir strateji, hem siyasal ve ekonomik bağımlılığı hem de sınıf sömürüsünü hedef almalıdır. Kıbrıs sorunu politik bağlamda sınıf ve ulus meseleleriyle iç içedir. Marksist-Leninist perspektiften birleşik bir işçi hareketi (Kıbrıs’ın her iki tarafında) hem ekonomik hem politik bir ihtiyaçtır. Bu hareket hem Kıbrıs’ta hem de dünyadaki işçi sınıfı ve emekçi halk kitlelerinin ortak anti-emperyalist güç birliğini, bir başka deyişle Anti-Emperyalist Birleşik Cephesini hedeflemelidir. Kıbrıslı işçi ve emekçiler için ada genelinde sınıf dayanışmasını artırmak çok önemlidir. Ortak sendikal yapılar oluşturulmalı, siyasi birlikler kurulmalı, grevler ve siyasi mücadele örgütlenmelidir. Aynı zamanda AB, İngiltere, Yunanistan ve Türkiye içi yurtsever, devrimci ve komünist hareketlerle dayanışma, Kıbrıs’ta emperyalist ve kapitalist baskılara karşı ortak bir cephenin oluşmasına katkı sağlayacaktır. Kıbrıs sorununun çözümünde sınıf yapısı dikkate alınmalı; birleşme ya da federasyon tartışmaları sadece etnik ya da ulusal eksende değil, hem ülkede hem de uluslararası işçi ve emekçi halkın çıkarları açısından da değerlendirilmelidir.

Sınıf dayanışması projeleri geliştirilmelidir. Uluslararası ve ada çapında işçi sendikaları arası bağlantı, ortak grev/kampanya mekanizmaları, öğrenci-işçi ittifakları kurulmalıdır. Ada çapında genel sendikal ağ kurma ve ortak eylem takvimi oluşturulmalıdır.

Uluslararası devrimci, yurtsever ve komünist işçi hareketlerinin adaya yönelik dayanışma ağlarının güçlendirilmesi elzemdir (İngiltere, Yunanistan, Türkiye ve AB içindeki sendika federasyonlarıyla bağlantı).

B. Son dönemdeki Siyasi Gelişmeler

1. Crans Montana Görüşmesi Öncesi ve Süreci ile İlgili Gelişmeler

Crans Montana zirvesinin niye başarısızlığa uğradığı üzerine tarafların birbirlerini suçlamaları, sorunun temelinde yatan faktörleri gizlemeye ve ayrılığı derinleştirmeye hizmet eden, adına “blame game” denilen burjuva taktiksel bir hamleden başka bişey değildi.

Halbuki, diğer zirveler gibi bu son zirvenin de başarısızlıkla sonuçlanmasının ana nedeni, mevcut durumun, yani adanın bölünmüşlüğünün ve her iki bölgesinin de esasta Anglo-Amerikan ve nispeten de AB çıkarlarına hizmet eder bir statükoya sahip olmasıdır.

1974’ün ardındaki esas nedenin NATO’nun Doğu Akdeniz ve dolayısıyla da tüm Orta Doğu coğrafyasını kontrol altına alma operasyonunun bir parçası olduğu görülmeli ve 52 yıldır bu sorunun çözümsüz kalmasının altında yatan başlıca nedenin bu durum olduğu kavranmalıdır. ABD ve NATO açısından 1974’ün yarattığı durum bir “sorun” değil, “sonuç” idi ve hala daha öyledir.

NATO’nun “patronu” ABD ve Büyük Britanya 1974’teki hedef ve stratejilerinden vazgeçmedikleri sürece adanın bölünmüşlüğü devam edecek, hatta bu bölünmüşlük yasallaştırılarak sürdürülecek gibi görünmektedir. Bugünlerde konuşulmaya başlanan “NATO Çözümü” de bu amaca hizmet etmektedir.

Bu NATO stratejisinin önemli bir bileşeni olan Türkiye bu durumdan yararlanmakta, hatta durumu kendi lehine daha fazla çevirmek için sürekli “anlaşma ister” görünürken, aslında kendi çıkarlarına hizmet edecek bir dizi hamleler yapmaktadır. Her burjuva devletin olduğu gibi, Türk devletinin de hedefi Kıbrıs üzerinde azami hakimiyet (İstirdat Planı) kurmaktır. Türkiye “federasyon” görüşürken dahi, bu hedefine hizmet edecek bir “federasyon”, gerçekte ise konfederasyon (iki eşit, egemen devlet üzerinden çözüm) ileri sürmüştür hep.

İşte, Crans Montana sonrası Türkiye’nin devreye soktuğu “iki eşit egemen devlet üzerinden çözüm” şartı Türkiye’yi esas hedefine bir adım daha yaklaştıracak böylesi taktiksel bir adımdı.

1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’ne ve Anayasa’sına sahip çıkar görünmeye gayret gösteren, Kıbrıslı Rumların, Kıbrıslı Türkleri Cumhuriyet’ten dışladıklarını ileri süren ve Kıbrıslı Türklerin Anayasa’dan kaynaklanan hakları için kavga verdiğini vurgulayan Türkiye, sürekli 1960 Anayasası’nda Kıbrıslı Türkler için var olan hakları aşan, talepler üzerinde ısrarcı olmaya gayret göstermektedir.

Aynı şekilde, Kıbrıs Rum egemenleri de, mevcut zorlukları bahane ederek, 1964’de Türkiye’nin de oluruyla Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tek başlarına temsil etmeyi üstlenmiştir. Kıbrıs Rum egemenler buna dayanarak anayasa ve yasalarda tek taraflı olarak değişiklikler yapmaya girişmişlerdir. Bu değişiklikler yapılmadan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB’ye girmesi, bir dizi devlet ile askeri anlaşmalar yapması mümkün olmayacaktı.

Bütün bunlar dikkate alındığında ortada ne 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti Devleti, ne de 1960 Anayasası kalmıştır.

Kıbrıs Rum egemenleri, 1960 cumhuriyeti ve anayasasına sahip çıkıyormuş gibi davranarak, Kıbrıs’ın bütünü üzerinde hakimiyet kurma gayreti içerisindedirler.

2. Crans Montana Sonrası Türkiye Cumhuriyeti’nin Yaklaşımı

Crans Montana sonrası dönemde Türkiye Cumhuriyeti, Kıbrıs politikasında köklü bir strateji değişikliğine gitmiştir. Uzun yıllar savunulan federasyon modelinin artık geçerliliğini yitirdiğini ve adada kalıcı bir çözümün ancak “iki devletli model” ile mümkün olabileceğini resmi olarak dile getirmeye başlamıştır. Bu yeni yaklaşım, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin egemen eşitliğinin ve eşit uluslararası statüsünün tanınması gerektiği temeline dayanmaktadır. Türkiye, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarının araştırılması ve işletilmesi konusunda KKTC’nin de hak sahibi olduğunu vurgulayarak, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tek taraflı faaliyetlerine karşı Navtex ilanları ve araştırma gemileriyle bölgede fiili bir varlık göstermiştir.

3. Kıbrıs Cumhuriyeti Devletinin / Kıbrıslı Rum Egemenlerinin Crans Montana Sonrası Yaklaşımı

Kıbrıslı Rum hakim sınıfları / Kıbrıs Cumhuriyeti, Crans Montana’nın ardından federasyon modeline bağlılığını resmen sürdürmekle birlikte, 1964’te elde ettiği ve Türkiye Cumhuriyetinin de kabul ettiği Kıbrıs Cumhuriyeti temsiliyetini kullanarak tüm yaptığı uygulamaları “Kıbrıslı Türklerin haklarının korunduğunu ve anlaşma sonrası Kıbrıslı Türklere bu hakların verileceği” açıklamaları ile Kıbrıs Cumhuriyeti tabanlı bir federasyonu dile getirmiştir. Elbette bu yaklaşımı uluslararası emperyalizmden destek alarak yapabilmiştir.

Müzakerelerin yeniden başlaması için Türk hakim sınıflarının egemen eşitlik vurgusundan vazgeçmesini ön koşul olarak sunmaya devam etmektedir.

4. Kıbrıs Cumhuriyeti / Kıbrıslı Rum Egemenleri Fransa, ABD ve İsrail ile Yaptığı Askeri Anlaşmaların Siyasete Verdiği Yeni Yönelim

1964’te elde edilen temsiliyet hakkı ile 1960 Anayasası rafa kaldırılmıştır (Cumhurbaşkanı Muavininin veto hakkı vs). Böylece Kıbrıs Cumhuriyeti bir dizi uluslararası ekonomik ve askeri anlaşmalar yapmıştır.

Yabancı güçler Kıbrıs Cumhuriyeti hükümeti ile 2020 yılına kadar neden böylesi anlaşmalar yapmamıştı? Kıbrıs Cumhuriyeti’ni bu askeri anlaşmalarla zap durap altına almaktır. Garantör Türkiye Cumhuriyeti neden bu anlaşmalara ses çıkarmamıştır? Çünkü o iki devletli Kıbrıs siyasetini ilerletmek istemektedir. “O anlaşmalar Kıbrıslı Rumları kapsar” anlayışının pekişmesini sağlamak amacıyla Türkiye Cumhuriyeti bu anlaşmalara sessiz kalmaktadır.

Kıbrıs Cumhuriyeti / Kıbrıslı Rumların özellikle Fransa, ABD ve İsrail ile imzaladığı askeri anlaşmalar, adadaki güç dengelerini ve siyasi yönelimi önemli ölçüde etkilemektedir. Bu anlaşmalar, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kendini daha güvende hissedeceği sadece askeri kapasitesini artırmakla kalmamakta, aynı zamanda Doğu Akdeniz’deki enerji hatlarının güvenliği ve bölgesel ittifaklar açısından yeni bir parametre oluşturmaktadır. Fransa’nın bölgede askeri varlığını artırması, ABD’nin doğrudan silah ambargosunu kaldırması ve Limasol yakınlarında askeri ikmal üssü inşasına başlaması Kıbrıs Cumhuriyeti’ni Türkiye karşısında daha cesur bir tutuma iterken, aynı zamanda adayı bölgesel bir enerji ve askeri üs haline getirme hedefini gütmektedir. Bu durum, Kıbrıs sorununun burjuva çerçevede çözümünü daha da karmaşık hale getirmektedir.

5. ABD Seçimleri ve Dünya Emperyalist Sistemin “Çok Kutupluluğa Doğru” Yaklaşımlarındaki Gelişmeler

Küresel sistemde çok kutupluluğa doğru yaşanan kayma, Kıbrıs sorununa da yansımaktadır. ABD’nin Doğu Akdeniz’deki politikaları, Çin’in artan ekonomik nüfuzu, adayı küresel güç mücadelesinin bir parçası haline getirmektedir. ABD seçimleri sonrası Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, bu bölgesel istikrarsızlığın Kıbrıs’ı da etkileyebileceğini göstermiştir.

KKTC yetkililerinin siyasi duruşlarına bakmadan önce Türkiye Cumhuriyeti’nin duruşuna bakmak gerekmektedir. T. Erhürman’dan önce Türkiye Cumhuriyeti tavrını ortaya koymuştur. T. Erhürman’ın ABD+Israil-İran savaşı konusundaki demeçleri ile Türkiye Cumhuriyeti’nin siyaseti uyumludur. Türkiye Cumhuriyeti’nin Irak’ta, Suriye ve Libya’da değil, ama İran konusunda takındığı bu tavırlar (“sorunların silahla değil de diplomasi ile çözülmelidir” yaklaşımı) Türkiye Cumhuriyeti’nin İran’daki rejimin yıkılmasını istmediğini göstermektedir.

Bu yeni dünya düzeni arayışında, Türkiye gibi bölgesel güçlerin etkisi artarken, KKTC’nin de kendi çıkarlarını korumak için daha aktif bir dış politika izlemesi mümkün değildir. Tek kutuplu dünya düzeninin sona erdiği ve çok kutuplu bir dünya düzeninin kurulması gerekliliği üzerinde ABD, Rusya ve Çin anlaşmış durumdadırlar. Şu anda yaşanan sorun, bu düzeni nasıl oluşturacakları sorunudur. Bugün Ukrayna, Orta Doğu, Venezüela gibi ülkelerde yaşananlar bu yeni dünya düzeninin ABD ve Rusya’nın aralarında anlaşarak yapıldığını göstermektedir. AB ve Büyük Britanya gibi emperyalist güçlerin itirazlarına rağmen bu süreç devam etmektedir. Tüm büyük emperyalist devletlerin, hatta Türkiye Cumhuriyeti gibi güçlenmeye başlayan emperyalistlerin derdi, AB başta olmak üzere bu yeni dünya düzenine karşı olanları her türlü yönteme baş vurarak sindirmektir.

6. Kıbrıs Cumhuriyeti ile Yunanistan Arasında Son Dönemde Geliştirilen İlişkiler

Kıbrıs Sorunu açısından bakıldığında, Kıbrıs Cumhuriyeti ile Yunanistan arasında son dönemde geliştirilen enerji, savunma ve diplomatik işbirlikleri iki farklı yönde etki yaratmaktadır. Bir yandan Kıbrıslı Rum burjuvazisinin uluslararası konumunu güçlendirmekte, diğer yandan ise Türk hakim sınıfları tarafında “denge bozucu bloklaşma” algısını artırarak çözüm sürecini zorlaştırabilmektedir.

Özellikle sorun yalnızca ulusal güvenlik değil; aynı zamanda Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarının paylaşımı, emperyalist ittifaklar, militarizasyon ve iki halk arasındaki sınıfsal/siyasal ilişkiler açısından da değerlendirilmektedir.

Son dönemde öne çıkan başlıca anlaşmalar ve işbirlikleri:

1. Enerji alanında Doğu Akdeniz doğal gaz projeleri,

2. “Great Sea Interconnector” elektrik bağlantı projesi,

3. AB içinde ortak diplomatik koordinasyon,

4. İsrail’in de dahil olduğu üçlü savunma işbirlikleri,

5. Ortak askeri tatbikatlar ve güvenlik anlaşmaları.

Bu gelişmelerin Kıbrıs Sorunu üzerindeki etkisi birkaç başlık altında özetlenebilir.

a) Kıbrıslı Rum burjuvazisinin uluslararası meşruiyetini güçlendirmesi

Nikos Christodoulides ve Kyriakos Mitsotakis son zirvelerde BM kararları temelinde federasyon çözümünü savunduklarını açıkladılar. Bu durum Kıbrıslı Rum burjuvazisinin AB içindeki diplomatik ağırlığını artırmaktadır. Türkiye’ye yönelik AB baskısını yükseltmekte ve KKTC’nin diplomatik alanda uluslararası izolasyonunu sürdürmesine katkı sağlamaktadır. Bir yandan sözde çözüm söylemi korunurken, diğer yandan güç dengesi tek taraf lehine büyümektedir.

b) Enerji anlaşmalarının gerilimi artırması

Doğu Akdeniz’de doğal gaz anlaşmaları özellikle Kıbrıs Cumhuriyeti ve Türkiye Cumhuriyeti çıkarları açısından bakıldığında kritik durum olarak gözlemlenmektedir. Güney Kıbrıs’ın Mısır, Yunanistan, İsrail ve Batılı enerji şirketleriyle yaptığı anlaşmalar Türk hakim sınıfları tarafından “Kıbrıslı Türklerin enerji haklarının dışlanması” olarak görülmektedir.

Kıbrıslı Türk burjuvaları ve Ankara hidrokarbon kaynaklarının ortak yönetilmesini, gelir paylaşımını, Türk hakim sınıflarının onayı olmadan yapılan sondajların geçersiz olduğunu savunmaktadır. Kıbrıslı Rum burjivaları ise uluslararası tanınmış devlet olarak münhasır ekonomik bölge (MEB) hakkının kendisine ait olduğunu söylemektedir.

Kıbrıs Sosyalist Partisi bahsedilen enerji kaynaklarının halkların ortak refahı yerine stratejik rekabet ve şirket çıkarları için kullanılmakta olduğuna dikkat çekmektedir.

c) Askeri eksenin güçlenmesi

Yunanistan– Kıbrıs Cumhuriyeti–İsrail hattındaki askeri işbirliği son dönemde daha görünür hale gelmektedir. Ortak tatbikatlar, savunma koordinasyonu ve Doğu Akdeniz güvenliği başlıkları genişletilmektedir.

Bu gelişmeler Türkiye’de “çevreleme” algısını güçlendirmekte, KKTC’de güvenlik kaygısını artırmakta ve burjuva müzakerelerin yürütülmemesi için gerekçeler olarak kullanılmaktadır.

Kıbrıs Sosyalist Partisi militarizme karşı çıkarken hem NATO eksenli bloklaşmayı hem de bölgesel silahlanmaya karşı durduğunu ifade eder.

7. İngiltere’nin Kıbrıs ile İlgili Açıklamaları

Garantör ülkelerden biri olan İngiltere’nin, özellikle adadaki Egemen Üs Bölgeleri nedeniyle Kıbrıs sorununda doğrudan çıkarı olan bir aktör olduğu unutulmamalıdır. İngiltere’nin genel politikası, Ada’da tansiyonun düşük tutulması ve kendi üslerinin güvenliğinin garanti altına alındığı bir çözümden yana olmuştur. Bu durum da mevcut statükonun korunmasıdır.

8. Kuzey Kıbrıs’ta Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Tufan Erhürman’ın Seçilmesi İçin Yaptığı Girişimler

Ekim 2025’te yapılan KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Kıbrıs Türk siyasetinde önemli bir değişimi beraberinde getirmiştir. Resmi sonuçlara göre Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) adayı Tufan Erhürman, oyların yaklaşık %62’sini alarak mevcut Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ı geride bırakmış ve KKTC’nin 6. Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti devleti, seçim süresince üstü örtülü olarak seçmeni Erhürman’a oy vermeye yönlerdirmiş ve Ankara ile uyumlu politikalara sahip bir adayın seçilmesini garantilemiştir. Seçim sonrası, Türkiye’nin yeni KKTC Cumhurbaşkanı Erhürman’ı kutlayarak ilişkilerin geleneksel çizgide devam edeceğini göstermesi, olağan durumu sergilendiğini ortaya koymaktadır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Erhürman’ı kutlaması ve Türkiye’nin KKTC’nin egemenlik haklarını savunmaya devam edeceğini açıklaması da bu durumun en net göstergesidir.

Tufan Erhürman’ın (ve de CTP’nin) 4 maddelik önerileri aslında Türkiye Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanlığı ile birlikte hazırlanmış taktiki bir hamledir. Türkiye Cumhuriyeti “iki eşit egemen devlet üzerinden çözüm” stratejisinin kamufle edilmiş bir versiyonudur. Nasıl ki, “iki eşit egemen devlet” stratejisi Ersin Tatar’ın buluşu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin desteklediği bir siyaset gibi tanıtıldığı gibi, aynı şekilde “4 maddelelik yöntem” de Erhürman’ın buluşu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin desteklediği gibi tanıtılmaktadır.

Amaç, Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası diplomasideki “sıkışıklıktan” kurtarılması, 2000’lerin başında olduğu gibi hedeflelen siyasi sonuçtan şaşmadan “uzlaşmaz TC ve KKTC” imajının değiştirilmesidir. Hedef ise, adı ne olursa olsun Kıbrıs’ta “iki devletli eşit ve egemen bir devlet” elde etmektir. Bu burjuva çözümün adı federasyon da olsa hiç önemli değildir.

9. Kıbrıslı Rumlar Arasında Aşırı Sağın (ELAM) Yükselişinin Yarattığı Gelişmeler

Kıbrıslı Rumlar arasında aşırı sağ ELAM (Ulusal Halk Cephesi) son 5 yılda yükselme göstermiştir. Aşırı sağın yükselişi genel olarak Kıbrıslı Rum halkında milliyetçi söylemlerin güçlenmesine ve müzakere süreçlerine karşı daha katı tutumların benimsenmesine yol açmıştır. Bu durum, Kıbrıslı Rum burjuva liderliğin, toplumun bir kesiminin tepkisini çekme korkusuyla müzakere masasında esneklik göstermemesine neden olmuş ve Kıbrıs Cumhuriyetinin pazarlık gücünün artırmasını sağlamıştır.

10. Kuzey Kıbrıs’ta Tufan Erhürman’ın Kıbrıs Konusu ile İlgili Önkoşulları ya da “Metodolojisi” ile Arzu Edilenler

Tufan Erhürman, Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik olarak kavramlardan ziyade içeriğe önem verdiğini sıkça vurgulamaktadır. Bir hukukçu kimliğiyle, “federasyon” ya da “iki devlet” kavramları üzerinden bir kutuplaşma yerine, “Kıbrıs Türk halkının eşit haklarının ve egemenliğinin korunmasını” önceliklendirmektedir. Ona göre, her iki çözüm modelini savunanların da üzerinde mutabık olduğu temel nokta, Kıbrıs Türk halkının adanın kurucu ortaklarından biri olduğu ve doğal kaynaklar, deniz yetki alanları ve güvenlik gibi konularda söz sahibi olması gerekliliğidir.

Erhürman’ın önkoşulu, müzakere sürecinin “çözüm odaklı” olması gerektiği üzerine kuruludur. “Müzakere olsun diye müzakere” yapılmasına karşı çıkan Erhürman, Kıbrıslı Rum tarafının masayı terk etmesi durumunda Kıbrıs Türklerinin bugün içinde bulunduğu belirsizliğe geri dönülmeyeceğinin baştan garanti altına alınması gerektiğini belirtmektedir. Bu yaklaşımıyla, müzakere masasına oturmanın ön koşulu olarak Kıbrıs Türk halkının eşit egemen siyasi haklarının pazarlık konusu yapılamayacağını net bir şekilde ortaya koymaktadır.

11. Kuzey Kıbrıs’ta Mevcut Hükümetin Uygulamaları ve CTP’nin Türkiye Cumhuriyeti Tarafından Yeni Hükümet İçin Hazırlanması

Tufan Erhürman liderliğindeki yeni Cumhurbaşkanlığı dönemi, KKTC-Türkiye ilişkilerinde devamlılık ve yeni bir üslup dönemi olarak başlamıştır. Göreve gelir gelmez yaptığı açıklamalarda, “Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC arasındaki ilişkiler başka herhangi iki devlet arasındaki ilişkilerle kıyaslanmayacak derecede özeldir” diyen Erhürman, müzakere süreçlerinde Türkiye Cumhuriyeti ile istişarenin Türkiye Cumhuriyeti’nin direktifleri doğrultusunda devam edeceğini vurgulamıştır. Gazetecilerle yaptığı röpörtajda Erhürman “Türkiye’ye rağmen bir anlaşma mümkün değildir” mesajını vererek kendi pozisyonunu açıkça oryata konymuştur. Bu mesaj, Erhürman’ın Türkiye’nin hizmetinde olduğunun ve Türkiye’nin adadaki askeri ve siyasi hakimiyetini kabul kabul ettiğinin göstergesidir.

Erhürman’ın ilk resmi ziyaretini Türkiye’ye yapması ve TBMM’de ağırlanması, “sarsılmaz kardeşlik” mesajlarının verilmesi yeni dönemde de eskiden olduğu gibi ilişkilerin ayni şekilde süreceğinin göstergesidir.

Özellikle son dönemde CTP yaptığı siyasi eylem ve sözlerle Kıbrıs’ta cereyan eden yolsuzluklara Türkiye Cumhuriyeti’ni dışarda tutmaya özen göstermektedir. CTP Kuzey Kıbrıs kamuoyuna deşifre olmuş bir UBP-DP-YDP hükümetine Türkiye Cumhuriyeti dostu alternatif bir hükümet adayı olarak hazırlanmaktadır.

12. Kıbrıs Sosyalist Partisi’nin Kıbrıs’ta Burjuva Emperyalist Çözüm önerilerine yaklaşımı

Kıbrıs Sosyalist Partisi’nin burjuva emperyalist çözüm önerilerine yaklaşımı, Kıbrıs sorununun temelinde yatan sınıfsal dinamikleri ve emperyalist sistemi merkeze alan kesin bir karşı duruş ve bu sistemin tamamen aşılması gerektiği tezi üzerine kuruludur. KSP için mevcut tartışmaların odağındaki “federasyon” ya da “iki devletli çözüm” modelleri, sorunun özünü oluşturan emperyalist tahakkümü görmezden gelen, dolayısıyla halkların gerçek çıkarlarına hizmet etmeyen seçeneklerdir.

Kıbrıs Sosyalist Partisi’nin yaklaşımının temel parametreleri:

a) Burjuva emperyalist çözüm önerilerinin ortak niteliği aldatmaca ve işbirlikçiliktir. İster Kıbrıslı Rum burjuva liderliğinin savunduğu federasyon, isterse Türkiye ve KKTC’nin burjuvaları bazı kesimlerinin gündeme getirdiği iki devletli çözüm olsun, tüm bu öneriler burjuva emperyalist çözüm önerileridir. Kıbrıs Sosyalist Partisi, bu modellerin her ikisini de halkımızı aldatmaya devam eden icazetli politikalar olarak nitelendirir. Bu modellerin ortak özelliği, emperyalist sistemin varlığını ve adadaki etkisini sorgulamamaları, hatta bu sistemin bir parçası olarak kalmayı öngörmeleridir. Kıbrıs Sosyalist Partisi, Kıbrıs’ın kuzeyindeki ve güneyindeki burjuva liderliklerini, farklı emperyalist merkezlere (Türkiye, AB, ABD) “biat eden ve teslimiyetçi siyasetler” izlemekle suçlar.

b) Kıbrıs Sosyalist Partisi federasyon modeline bakışın oyalama taktiği olduğunu düşünür. Kıbrıs Sosyalist Partisi, federasyon modelini daha derinlemesine analiz ederek, bu modelin özellikle Türk burjıvaları açısından uzun yıllar boyunca samimiyetle savunulmadığını düşünmektedir. Kıbrıs Sosyalist Partisi’ne göre, federasyon aslında gerçek niyet olan taksim veya ilhakı gizlemek için kullanılan bir oyalama taktiği olmuştur. KSP, 2025 itibarıyla Türkiye Cumhurbaşkanı ve mevcut KKTC liderliğinin “federasyon tuzaktır” söylemini, bu gizli niyetin artık açığa çıkması olarak yorumlamaktadır. Bugün “iki devletli çözüm” olarak pazarlanan şey, Kıbrıs’ın kuzeyinin Türkiye’ye ilhakına giden yolun bir aşamasıdır.

Kıbrıs Sosyalist Partisi, iki devletli çözüm önerisini, Ankara’nın Kıbrıs üzerindeki hegemonyacı politikalarının ve nihai ilhak hedefinin bir parçası olarak görmektedir.

Bu politikaların parametlerini şöyle açıklayabiliriz:

a) Emperyalist Proje: Bu politika, emperyalist Türk burjuvazisinin, Anglo-Amerikan emperyalizmi ile işbirliği içinde yürüttüğü bir projedir.

b) İlhak Niyeti: TC’nin Kıbrıs’ın kuzeyini ilhak etme planları olduğu iddia edilmektedir. TC devleti Ekonomi Protokollerle,Türk Lirası para biriminin resmi para birimini dayatarak Kuzey Kıbrıs’ın tüm ekonomisini kontrol altına almış, Türk sermayesinin Kuzey Kıbrıs’ın tüm temel ekonomik sektörleri ele geçirmesine zemin hazırlamıştır. Nüfus taşınması, TC’den taşınan nüfusa gasp edilen toprakların tapulanması ve oy hakkı sağlanması gibi uygulamalar bu niyetin planlı eylemlerin bir parçası olduğunu göstermektedir.

c) Asimilasyon Aracı: Kuzey Kıbrıs’a gelen ve getirilen Türkiye’li nüfus ve bunların büyük çoğunluğunun vatandaş yapılması, eğitim müfredatına yapılan müdahaleler, kültürel ve sosyal asimilasyonu derinleştirme ve toplumu asimile etme yolunda atılmış adımlarlardır.

13. Kıbrıs’ta Bir Anlaşmanın Ne Yönde Olacağı Eğilimi

Mevcut gelişmeler ışığında, Kıbrıs’ta bir burjuva anlaşmanın ne yönde olacağı eğilimi, iki tarafın da üzerinde mutabık kaldığı bir modelin uzağında olduğunu göstermektedir. Kıbrıslı Rum burjuvalar federasyon ısrarını korurken, Türkiye ve KKTC’deki burjuvalar güçlü bir siyasi irade ile iki devletli çözümde diretme eğilimindedir.

Tufan Erhürman’ın seçilmesi, bu tabloda ince bir denge unsuru olarak değerlendirilebilir. Erhürman, bir yandan Kıbrıs Türk halkının eşitliği ve egemenliği konusunda son derece net ve kararlı bir duruş sergilerken, diğer yandan müzakere sürecine daha esnek ve yapıcı bir üslupla yaklaşım göstererek Türkiye Cumhuriyeti için koltuk değneği olmaktadır. Ancak, Türkiye’nin iki devletli çözüm konusundaki kararlılığı ve Kıbrıslı Rum burjuvazisinin mevcut tutumu göz önüne alındığında, kısa vadede tarafları uzlaştıracak bir modelin ortaya çıkması güç görünmektedir. Ya, yakın gelecekte Kıbrıs’ta bir anlaşmadan ziyade, mevcut statükonun korunması ve tarafların kendi çözüm modellerini uluslararası kamuoyuna kabul ettirme çabalarının sürmesi sağlanır, ya da uluslararası emperyalist güçlerin, BM’yi de kullanarak 1974’te yaratılan statükonun meşrulasmasına yönelik kendi çözüm modelini empoze etmesi ortaya çıkar – ki bu ikinci olasılık, dünyadaki ve Orta Doğu’daki olasılıklar dikkate alındığında, daha olasıdır.

14. Kıbrıs Sosyalist Partisi Çözümün Anahtarının Anti-Emperyalist Mücadele ve Anti-Emperyalist Birleşik Cephe Hükümeti’nin kurulmasında görür.

Kıbrıs Sosyalist Partisi’nin bu eleştirilerinin merkezinde güçlü bir olumlu tezi vardır: 

Kıbrıs’ta gerçek çözüm, ancak ve ancak emperyalizmin adadan ve bölgeden tamamen tasfiyesi ile mümkündür. 

Bu bağlamda Kıbrıs Sosyalist Partisi’nin önerdiği alternatif çözüm parametreleri:

a) Anti-Emperyalist Birleşik Cephe: Kıbrıs Sosyalist Partisi, Kıbrıs’ın her iki tarafındaki, Türkiye’deki, Yunanistan’daki ve İngiltere’deki tüm ezilen halkları ve işçi sınıfını, emperyalizme karşı ortak mücadelede Anti-Emperyalist Birleşik Cephe altında birleşmeye çağırır. Tek kalıcı barışın ve çözümün yolu, emperyalizme karşı olan bu ortak mücadeleden geçmektedir.

b) Hedef: Anti-Emperyalist Birleşik Cephe Hükümetidir. Partinin nihai hedefi komünizmdir. Bu yolda  bağımsız, garantörsüz birleşik bir anti-emperyalist Kıbrıs ara hedeftir. Bu, Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk işçi ve emekçilerinin kendi kaderlerini özgürce tayin edecekleri bir düzendir.

c) Yöntem: Doğrudan Demokrasi ve Halk İktidarı. Kıbrıs Sosyalist Partisi, burjuva temsili demokrasiyi işe yaramaz hale gelmiş bir burjuva diktatörlüğü mekanizması olarak nitelemekte, gerçek demokrasinin, halkın doğrudan katılımıyla, Halk Demokrasisi ile mümkün olacağını savunur.

* Kayıtsız göçmen işçi, hiçbir güvenceden faydalanamayan, kaçak çalışan işçidir. Bu kategoriye kimlik alamayan ve kaçak çalışan Kıbrıslı Türk işçiler de dahildir.

29.07.2026


Bu yazıyı paylaş