Boykot moykot derken, atı çalan Üsküdar’ı geçer…

I. KSP seçime katılmayı neden savunuyor?

KSP, parlamentarist mücadeleyi ilkesel olarak reddetmez. Tersine, belli koşullarda önemli bir mücadele yöntemi olarak görür.

Nedir bu koşullar?

İşçi sınıfı ve halkın bilinç ve örgütlenme seviyesinin, yani sınıf bilincinin düşük olduğu, işçi sınıfı ve halkın parlamentonun burjuvazinin yönetim aygıtı olduğunu henüz göremediği, tersine sorunlarına çare üreteceğine inandığı koşullarda komünistlerin, her türlü aracı, yöntemi kullanarak, işçi ve diğer emekçi kesimlerin bilinç ve örgütlenme düzeylerini artırma görevi vardır.

Çünkü, bu koşullarda işçi sınıfı burjuva parlamentoya karşı herhangi bir alternatif yönetim aracı geliştirmiş değildir. Alternatifini ortaya koymadan, hele de işçi kitleler tarafından sahiplenilmiş bir alternatifi ortaya koymadan eskiyi yıkmak mümkün değildir.

Böylesi koşullarda KSP’nin görevi, işçi sınıfı ve halkın kendi öz deneyimlerinden öğrenmesine yardımcı olmaktır. Kitleler kendi öz deneyimlerinden, hatalarından öğrenirler. Bu öğrenme süreci sancılı, acılı ve zaman alıcı bir süreçtir. Ama başka yolu da yoktur.

KSP, sınıf mücadelesini henüz tam özümsememiş olmalarından ötürü işçileri aşağılamaz, hor görmez. Ama, onların bu geri bilinç düzeylerine “teslim olmayı” da reddeder. KSP, kitle kuyrukçuluğunu reddeder. Ama, geri bilinçli işçilerin yanında olmayı, geriliklerini aşmak için onlara yardımcı olmayı doğru ve yapılması gereken olarak görür.

Bu nedenlerle KSP, diğer bir takım mücadele yöntemleri gibi, parlamentarist mücadeleyi de reddetmez, gücü oranında bu mücadeleye katılır ve işçilerin burjuva parlamento konusundaki önyargılarını yıkma ve alternatif bir yönetsel organ yaratma süreçlerine katkı koymaya çalışır.

Parlamentarist mücadeleyi boykot, hangi koşullarda devrimci bir tavırdır?

Parlamentarist mücadeleyi, bu nedenle yapılacak seçimi boykot etmek, onu reddetmek, reddettiğinin yerine başka bir mekanizma koymaya hazır olmak demektir. Aksi durumda boykot kitleleri alternatifsizliğe sürüklemekten başka birşey değildir!

İşte, böylesi bir alternatif yönetsel mekanizmanın var olduğu, sadece teorik olarak değil, pratikte kitlelerce yaratıldığı koşullarda, burjuva parlamento ve onun için yapılacak seçimler gereksizdir, geri bir adımdır ve reddedilmelidir.

Çünkü, kitleler daha adaletlisini, daha kendilerinden olanı yaratmışlardır. Artık, burjuva parlamentoya güvenmiyorlardır ve ihtiyaçları da yoktur.

Bu durumda parlamentoyu ve seçimlerini boykot etmeli, boykot etmekle de kalmayıp, yerine işçilerin yönetsel organlarını geçirme mücadelesi verilmelidir.

Boykot için sadece doğru zaman yeterli değildir!  Ayni zamanda doğru şekilde yapılırsa anlamı olur ve devrimci mücadeleye katkı sağlar.

Pasif bir tavırla oy vermemek sistemi boykot etmek değil, tersine olumlanmasına katkı koymaktır.

Kıbrıs’ın kuzeyindeki boykotçulara üstünkörü bir bakış bile, onların örgütsüz olduklarını görmeye yeter.

Burada Yeni Kıbrıs Partisi (YKP)’ne haksızlık etmeyelim. YKP boykotçu olan tek örgütlü yapıdır. Tabi ki, örgütlü bir yapı olmak ile “örgütlü boykot” arasında büyük farklar vardır. YKP, geçmişte seçimlere katılmış, ama uzunca bir dönemdir, “seçim için gerekli ortam yokluğu” gerekçesiyle parlamenter seçimleri ve cumhurbaşkanlığı seçimlerini boykot etmektedir.

Nedir bu “gerekli ortam”?

Geçmişte var olup, uzunca bir süredir var olmayan “gerekli ortam” nedir?

Bilindiği gibi YKP genel seçimi boykot ederken, yerel yönetim seçimini boykot etmemiş, katılmış ve hatta parti Genel Sekreteri Murat Kanatlı Lefkoşa Belediyesi’nin meclisine seçilmiştir ve hala LTB Meclis üyesidir.

Yerel yönetim seçimlerinde var olup, genel seçimlerde var olmayan “gerekli ortam” nedir?

Bir parti derse ki, “yeterli gücüm yoktur, 50 kişilik aday şartını yerine getiremiyorum, bu yüzden seçime katılma ortamım yoktur” bunu anlamak lazım. Ama anlamak sorunu çözmez, buna çare aramak da lazım.

Örneğin, KSP de geçmişte böylesi durumda, “gerekli ortam yoktur” demek yerine, açık açık katılım şartlarını yerine getirecek gücüm yoktur diye açıklayıp, bağımsız adaylarla katılmıştır seçime.

Örneğin, KSP iki hafta önce, YKP de dahil, yurtsever/demokrat/devrimci saydığı tüm parti ve örgütlere seçime birlikte katılım için yazılı bir teklif sunmuştur.

YKP, bu teklifimizi reddetmiş ve boykot kararı almıştır.

Demek ki, “gerekli ortam yoktur” un gerekçesi güçsüzlük değilmiş…

Peki o zaman, nedir bu “gerekli ortam yokluğu”?

YKP gerekli Ortamın ne olduğu konusunda kitleleri aydınlatmakla yükümlüdür!

YKP dışındaki boykotçu kesimlerin örgütlü bir yapıları yoktur. Örgütlü bir yapıları olmadığı gibi, ülkenin sorunlarına dair herhangi bir programları da yoktur.

Bu parlamentoyu reddediyoruz, bu parlamento seçimlerini reddediyoruz, boykot ediyoruz diyorlar ama, yerine ne koymayı ve nasıl koymayı düşündüklerini söylemiyorlar, söyleyemiyorlar!

Bu kesim, çoğunlukla, geçmişte sözde sol partileri körü körüne takip etmiş, şu veya bu nedenle bu partilere küsmüş kişilerden oluşur. Bu kişiler geçmişte CTP’nin burjuva ve TC’nin işbirlikçisi bir parti olduğu yönündeki eleştirilerimiz karşısında bizleri karşı devrimci gören, şimdi ise, “CTP yozlaştığına göre, tüm partiler yozlaşmıştır” anlayışında olan kişilerdir.

Yani, bu kişiler hiç değişmemişlerdir, tıpkı CTP gibi; dün de anti bilimseldiler, bugün de…

Boykotçular dışında, birlikte mücadele önerisi yaptığımız örgütlerden biri de Bağımsızlık Yolu (BY) idi. Yazılı olarak ilettiğimiz önerimize yazılı cevap talep etmiş olmamıza rağmen, henüz yazılı yanıt alabilmiş değiliz. Aldığımız sözlü yanıt ise şöyle: “BY adına seçime katılmama kararı aldık. KSP katılacak olursa, KSP ve TDP’yi işaret etme kararı aldık.”

Bu yaklaşım bize yabancı gelmedi. Eminiz, sizlere de yabancı gelmemiştir. 2015’te, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde BY aynı tavrı takınmış ve “Mustafa Onurer ve Mustafa Akıncı’yı işaret” etmişti. Biz, KSP olarak, bu tavrı doğru, devrimci bir tavır bulmadığımızı o zaman da söylemiştik. Şimdi de söylüyoruz.

Bakın ne demiştik 2015’te:

BAĞIMSIZLIK YOLU’NUN SEÇİMLERLE İLGİLİ TAVRI HAKKINDA.

Bağımsızlık Yolu pek çok fikir arasında şu fikri ileri sürmektedir:

“Şüphesiz, müzakere sürecinin egemenlerin değil halkın çıkarlarına dayanan bir anlayışla barış yanlısı ve demokrat bir “müzakereci” ile yürütülmesi halkın çıkarınadır.” 

KSP (M. Onurer) siyaseti halkımızı kendi davalarına sahip çıkmaya ve bir yandan bu amaca uygun olarak örgütlenmeye ve öbür yandan seçimlerde KSP’ye (M. Onurer’e) oy vererek bu konudaki kararlılığını ve tavrını ilan etmeye çağırmaktadır. KSP (M. Onurer) siyaseti M. Onurer’in seçilerek mevcut düzen ve emperyalistler tarafından çizilen BM çerçevesinde ‘müzakereci’ olmasını değil, M. Onurer’in seçilerek halkımızın masada biz varız demesini, bu konuda, Kıbrıs sorununun çözümü konusunda biz karar veririz demesini önermektedir. KSP’nin (M. Onurer’in) her konuda halk oylaması yapılacağı siyaseti, Doğrudan Demokrasi siyaseti bunu yansıtmaktadır.

KSP (M. Onurer) siyaseti devrimcidir. Mevcut düzenin, mevcut ve çözümsüzlük anlamına gelen burjuvalar-emperyalistler arası görüşmeler oyununun reddi temelinde yükselmektedir.

Bağımsızlık Yolu yaklaşımı ise seçim sonucunda seçilecek adayın mevcut burjuva-emperyalist düzen içinde ve çerçevesinde “müzakereci” olmasını istemektedir. Reformcu bir siyasettir.

Aynı reformcu yaklaşım şu satırlarda da açıkça ortaya çıkmaktadır:

“Özetle, Akıncı ve Onurer, egemenlerin çözüm planlarının sınırlarını kısmen de olsa zorlayan politikaları ile barış yanlısı adaylardır”

Bu tespit Akıncı açısından doğru bir tespit olabilir, çünkü Akıncı siyaseti Türkiye egemenlerinin, Türkiye’deki mevcut burjuva-emperyalist düzen yanlılarının Kıbrıs’taki haklarını savunan bir siyasettir. Bu aynı zamanda İngiltere ve Yunanistan’ın da Kıbrıs’taki haklarını savunan bir siyasete denk gelmektedir. Yani Akıncı siyaseti hem de en iyi ihtimalle mevcut düzen içinde, ‘sınırları kısmen de olsa zorlayan’ bir siyasete denk gelmektedir.

Bağımsızlık Yolu Akıncı’nın bu reformcu siyasetinde bir sorun görmemektedir.

Dolayısıyla, Bağımsızlık Yolu “Bu sebeple halkımızı, 19 Nisan seçimlerinde………. Mustafa Akıncı ve Mustafa Onurer’den birine oy vermeye çağırıyoruz” sonucuna vardığında Akıncı’nın bu reformcu –ve çözümü imkansızlaştıran-siyasetinde bir sorun görmediğini ve bu siyasetin ve dolayısıyla Akıncı’nın desteklenebileceğini ilan etmektedir.

Dolayısıyla Bağımsızlık Yolu’nun bu çağrısı KSP (M. Onurer) siyaseti burjuva-emperyalist çerçevede ve kendi başına “müzakereci” cumhurbaşkanı siyasetini, mevcut burjuva-emperyalist görüşmeler çerçevesinin ‘sınırlarını kısmen de olsa zorlayan’ reform siyasetini ret ettiği için, yani Bağımsızlık Yolu tarafından ortaya konan gerekçelere ters siyasetler olduğu için ve gerçekte KSP’ye (M. Onurer’e) oy verme çağırısı değildir. Sadece Akıncı’ya oy verme çağırısıdır.

Şu açıktır ki, KSP (M. Onurer) devrimci siyasetinden vaz geçmiyecektir! Dolayısıyla Bağımsızlık Yolu KSP (M. Onurer) siyaseti konusundaki yanılgısını düzeltemeli ve seçimlerle ilgili çağırısını da bu düzeltmeye paralel olarak yenilemelidir. Bağımsızlık Yolu reform siyasetinden vaz geçmezse görülecektir ki yoldaşlar sadece Akıncı’yı destekleme konusunda karar kılacaklardır.

Tabii ki bizim ümidimiz yoldaşların reformcu siyasetleri terk etmesi ve devrimci siyaseti desteklemeye karar vermesidir.

KSP Merkez Komitesi

2015”

Yaşam ne kadar haklı olduğumuzu gösterdi. Akıncı, Kıbrıs Türk halkının çıkarlarını savunmak yerine, TC’nin çıkar ve menfaatlerini, TC’nin ürettiği ve görüşme sürecine damgasını vuran politikalarını savundu tüm bu süre zarfında. Akıncı, bunları savunmakla kalmadı, O, aynı zamanda, “TC sığınacağımız tek limandır”, “anlaşma olmazsa Rumlar masaya Türkiye ile oturacaklar” deyerek hem Kıbrıslı Rumları, hem de Kıbrıslı Türkleri tehdit etmekten geri durmadı.

Umuyorduk ki, BY yaşanan bu süreçten dersler çıkarsın, burjuva siyasetler ve liderlerine güvenilemeyeceğini anlasın. Anlasın ve, tıpkı CTP’ye karşı sergilediği uzlaşmaz tavrı diğer burjuva ve TC işbirlikçisi partilere karşı da takınsın.

Heyhat! BY’ye göre CTP işbirlikçi, sağ bir partidir, desteklenemez.

Peki, TDP nedir?

BY’ye göre TDP  diğer partilerden bir adım öndedir!

Peki diğer partilerden bir adım önde olmak ne anlama gelir? ‘TDP işbirlikçi, sağ bir parti değildir’ demek mi istiyorlar?

Nedir partileri TC’nin işbirlikçisi yapan?

TDP, TC’nin Kıbrıs’ın kuzeyini işgalinden rahatsızlık duyuyor mu? Hayır! Duyuyorsa açıklasın…

TDP, TC’nin Kıbrıs’ın kuzeyini sömürgesi haline getirmesinden rahatsızlık duyuyor mu? Hayır! Duyuyorsa açıklasın…

TDP, TC’nin 1974’te, TBMM’nde ülkemiz Kıbrıs’a karşı aldığı “savaş kararı”ndan rahatsızlık duyuyor ve iptal edilmesi gerektiğini düşünüyor mu? Hayır! Düşünüyorsa açıklasın…

TDP, KKTC denen yapının statükonun bizzat kendisi olduğunu kabul ediyor mu? Hayır! Ediyorsa açıklasın…

TDP, Kıbrıs’ın başına binbir belalar açan “garantörlük” sistemini reddediyor mu? Hayır! Reddediyorsa açıklasın…

Ve TDP, tüm bunları görmezden, bilmezden gelerek, bu konulara dokunmadan, tıpkı CTP gibi, sistemi/düzeni değiştirmekten bahsetmiyor mu? Evet!

Böyle yapmakla TDP halkı kandırmaya çalışmıyor mu? Evet! Aynen CTP gibi…

Nedir o zaman farkları?

TDP’nin küçük, CTP’nin büyük oluşu mu? İyi de, bu olsa olsa nicel bir fark olabilir. CTP de bir zamanlar küçüktü. Ama, o küçük halinde dahi, bugünkü burjuva uzlaşmacı, işbirlikçi özelliklerini taşıyordu. TDP’nin az biraz büyüyünce nasıl bir parti haline geleceğini görmek isteyenler CTP’ye baksınlar.

Tüm bu dediklerimiz, TDP ile “işbirliği/güçbirliği” yapılmamalı anlamına mı gelir? Kesinlikle hayır!

Devrimciler işbirliği meselesine somut bakarlar. İşçi sınıfının, halkın mücadelesine, dolaylı da olsa, az biraz dahi olsa yarar sağlayacak işbirliklerinden kaçınmazlar.

Ama devrimciler, işbirliği yaptıkları güçlerin gerçek karakterini, sessiz kalarak bile olsa, gizleyerek işbirliği yapmazlar.

İşbirliği yapıyor diye TDP’nin TC’nin siyasal işbirlikçisi olduğunu inkar etmezler, sessizce geçiştirmezler.

Siyasal olarak sıkışan sistemin “yedek lastiği” konumundaki, sistemin “yeni yüzü” TDP’nin TC işbirlikçisi, anavatancı politikalarını açık seçik bir şekilde teşhir etmeyen BY, halkımıza TDP’nin de katkılarıyla dayatılacak kötülüklerin ortağı olmamalıdır.

BY, Akıncı konusunda oynadığı olumsuz rolü tekrarlamamalıdır.

Son olarak, bir diğer kesimden bahsetmezsek değerlendirmemiz yarım kalacak.

Bu kesim açık boykotçu değildir. Hatta, bu şartlarda boykotu doğru bulmadıklarını da söylüyorlar.

Peki, niye seçime katılmayı doğru bulmuyorlarmış?

Devrimci Komünist Birlik (DKB)’den sözediyoruz.

Demiştik ya, tüm örgütlere birlikte katılım çağrısı yapmıştık iki hafta önce diye, biri de DKB idi. Teklifimizi konuşmak üzere geçtiğimiz Pazartesi toplantıya çağırmıştık tüm örgütleri. Sadece DKB katıldı toplantıya. (Barikat grubu  da yazılı mesaj göndererek alınacak kararlara uyacaklarını açıklamıştı. Bu durumda güçbirliği çağrımıza olumlu yanıt veren tek örgüt Barikat olmuştu.)

Bu toplantıda açıkladı DKB’li yoldaşlar tavırlarını; “Güçsüz olduğumuz bugünkü şartlarda seçime katılmak ve düşük oy almak, faydadan çok zarar verir devrimci mücadeleye” diyor bu yoldaşlarımız. Güçlenelim, o zaman katılırız diyorlar yani. Hem katılmışken “gülünç” duruma düşmeyeceğimiz oranda oy almış oluruz demek istiyorlar…

Belli ki, seçime katılmayı ve alınacak oy oranını gurur meselesi yapmışlar…

İyi de, devrimci mücadele “gurur” meselesi değil ki!

Toplumsal gelişmeler, halkın beklentileri senin gururunu beklemez ki!

Bu yoldaşlara, güçlenelim de katılırız yerine, katılarak güçleneceğimizi bir kez daha hatırlatmış olalım…

II.

‘Boykot Moykot Derken, Atı Çalan Üsküdar’ı Geçer…’ dedik ya, kim bu ‘atı çalacak’ olanlar ve ‘üsküdarı’ nasıl geçecekler? Biraz da buna bakalım…

Türkiye Kıbrıs’ta ne yapmaya çalışıyor?

1974’te “Barış Harekatı” adıyla gerçekleştirilen askeri harekatın, aslında Kıbrıs Cumhuriyeti’ne karşı bir savaş harekatı olduğunu bugün bilmeyen kalmamıştır. Bu harekat, TBMM gizli oturumunda alınan “savaş” kararıyla başlatılmış bir harekattır ve hala bugün bu “savaş” kararı yürürlüktedir. Sadece “ateş kes” durumundadır.

1974’te “Barış Harekatı” adıyla gerçekleştirilen askeri harekatın “1960 Garanti Anlaşması”yla alakası yoktur. Çünkü, 1960’ta Türkiye, Yunanistan ve Büyük Britanya’nın imzaladıkları “Garanti Anlaşması” yeni kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti devletini ve anayasal düzenini korumak, her ne şekilde olursa olsun bozulursa yeniden tesisini gerçekleştirmek için yapılmış ve bu üç devlete bu görevi veren bir anlaşmadır.

Bu anlaşmaya rağmen, Yunanistan 1974 15 Temmuz’unda, adadaki silahlı güçleri eliyle Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı bir darbe düzenlemiş, Makarios canını zor kurtarıp adayı terketmiştir. Kıbrıs Cumhuriyeti devleti yıkılmış, anayasal düzeni ortadan kaldırılmış ve yerine darbecilerin devleti kurulmaya başlanmıştır. Yani Yunanistan 1960 Garanti Anlaşmasını ihlal etmiştir.

Ardından Türkiye Cumhuriyeti adanın kuzeyini işgal etmiş, güneyde yaşayan Kıbrıslı Türkleri kuzeye, kuzeyde yaşayan Kıbrıslı Rumları da güneye taşıyacak anlaşmalar yaparak “nüfus mübadelesi” denen etnik, zorunlu göç yaratmıştır. Bunu yapmakla Türkiye, Garanti Anlaşması’nı takmadığını kanıtlamıştır. İşgal ettiği kuzey bölgesinde yeni bir devlet yapısı (KTFD) oluşturarak Garanti Anlaşması’nı umursamadığını göstermiştir. İşgal ettiği kuzey bölgesine ülkesinden nüfus aktararak, hem yerli nüfusun demografik yapısını bozmuş, hem de Garanti Anlaşması’nı ve diğer uluslararası sözleşmeleri takmadığını göstermiştir. 1983’te, bir adım daha atarak, “bağımsızlık” ilan ederek KKTC’yi kurmuştur. İşbirlikçilerine yaptırdığı “anayasa”ya 10. Geçici Madde koydurarak, iç ve dış güvenliği kendi kontrolüne almıştır. Para birimi olarak kendi parasını (TL) kullanmayı dayatarak ekonomik olarak da ipleri eline almıştır. Tüm bu karar ve uygulamalarla Kıbrıslı Türklerin dünyadan soyutlanmasını, kendisine biat etmesini sağlamıştır. Tüm bu uygulamalar Garanti Anlaşması’nın açık ve bariz ihlali iken, hala daha bugün “garantörlük hakları”ndan bahsetme ikiyüzlülüğü sergilemeye devam etmektedir.

Üçüncü “garantör” Büyük Britanya ise, tüm bu uygulamalara, adanın bölünmüşlüğüne seyirci kalarak, kendi askeri üs imtiyazlarını sürdürmeye devam ettirmektedir. Eskiden beri savunduğu ama açık etmediği adanın taksimi görüşlerini, bugün Dışişleri eski Bakanı ağzından açıkça dillendirmektedir.

Sadece Büyük Britanya değil, tüm NATO devletleri, başta ABD, Kıbrıs’taki bu gelişmeler karşısında ciddi bir karşı çıkış sergilemedikleri gibi, aslında Türkiye eliyle oluşturulan bu statükonun devamına katkı koymaktadırlar.

Ciddi bir karşı duruşla karşılaşmayan Türkiye son yıllarda hamlelerini sıklaştırmış ve kalıcı bölünme ve kuzeydeki egemenliğini kalıcılaştırma yönünde adımlar atmaya devam etmektedir.

Türkiye, bir yandan adanın bölünmüşlüğü üzerine odaklanan NATO’ya hizmet ederken, diğer yandan da, fırsatını bulursa adanın kuzeyini kendi topraklarına katmak için fırsat kollamaktadır.

 

Türkiye’nin “çözüm” siyaseti

Türkiye’nin “çözüm” siyaseti ikili bir taktikten başka bişey değildir.

Bir yandan, çözüm için istekli görünüp, 1974’ten bu yana kuzeyde oluşturduğu statükoyu kabullendirip, anlaşma adı altında legalize etmek, böylelikle ada üzerinde oluşturduğu egemenliğini Kıbrıslı Türkler eliyle sürdürmek.

Diğer yandan ve aynı anda, sergilediği bu sözde çözümcü tavrıyla, uluslararası devlet (ABD, Britanya vb) ve kuruluşların (BM, NATO) da desteğiyle Kıbrıs Cumhuriyeti egemen güçlerini “köşeye sıkıştırıp” çözümsüzlüğün nedeni onlarmış gibi göstermek.

Böylelikle, uygun konjonktür ve destek bulduğu ölçüde, kuzeyin statüsünde yeni “oldu bittiler” yaratmak.

Son zirve sonrası Türkiye’nin bu amacı açıktan görülmeye başlamıştır. Hem Kıbrıs’taki işbirlikçi siyasileri, hem de bizzat kendi yetkili ağızlarından bu konuda laf etmedikleri gün geçmiyor.  Vilayet söylemleri havada uçuşuyor… Kimileri Tayvan modeli derken, kimileri de Cebelitarık modelinden bahsediyor. Babasının çiftliğiymişcesine sömürge bakanı Akdağ kişi başına düşen milli geliri 25bin dolara çıkarmaktan ve böylelikle Kıbrıs sorununu çözecek olmaktan sözediyor.

Yani, bunların Kıbrıs Türk halkını götürecekleri köyün minareleri görünmeye başladı…

Neden erken seçim?

Erken genel seçim kararının ardında yatan esas neden de budur. Önümüzdeki süreçte Türkiye Kıbrıs’ta güçlü bir hükümete ihtiyaç duymaktadır. CTP’nin muhakkak hükümette olması ve tabanının etkisizleştirilmesi gerekmektedir. CTP’nin “sistemi değiştireceğiz” söyleminin altındaki gerçek, Türkiye ile birlikte oluşturmayı planladıkları yeni statükodur.

Şu anda mecliste yeralan partilerin tümü, yani UBP, CTP, DP, TDP ve TKP bu plandan haberdardır veya farkındadır. Cumhurbaşkanı Akıncı da haberdardır. Aslında onlar seçim sonrası yeni bir statükonun oluşturulacağını biliyorlar ve inkar da etmiyorlar. Türkiye yetkililerinin, “zirve çökmüştür, KKTC bu şekilde devam edemez. Nasıl bir şekil vereceğimizi KKTC yetkilileri ile görüşmekteyiz” yollu açıklamalarına itiraz eden bir parti duydunuz mu? Ya Akıncı? O, “ne Rum’a yama, ne de 82. Il” deyerek, bunun dışındaki seçenekleri meşrulaştırmaktadır.

Adı geçen partilerden hiçbiri bu plana karşı durma niyetinde değillerdir. Bakın bakalım, bu partilerden hangisi Türkiye’nin ülkemizde yarattığı ekonomik ve siyasal sömürge yapıya tek bir laf ediyor? Hangisi, 1974’te TBMM’de alınan savaş kararının sonlanmasını talep ediyor? Hangisi, anayasanın Geçici 10. Madde’sini, yani iç ve dış güvenliği Türkiye’ye bırakan maddeyi kaldırmayı, kaldırmak için referanduma götürmeyi seçim manifestosuna koydu? Hiçbiri!

Koyamazlar. Çünkü onlar Ankara’nın işbirlikçileridirler…

Onlar, özellikle de CTP ve TDP kendi kitlelerini oyalamak için bir dizi sol retorikler kullanabilirler. Özellikle de, eğitim/sağlık/trafik gibi sosyal meselelerde sol laflar edebilirler. Bu, kendi kitlelerini aldatmaktan başka bir değer taşımamaktadır. Onlar, UBP ve DP’den farklı oldukları imajını çizmek ve halkı da kandırarak yönetme erkini Türkiye’nin onlara vermesi için uğraşmaktadırlar…

Çünkü, onlar da tıpkı Akıncı gibi, Türkiye’nin “sığınacakları tek liman” olduğuna inanıyorlar…

CTP ve TDP de, tıpkı Akıncı gibi, işgalcisine tapan hainlerdirler…

Ne yapmalı?

Bu durum karşısında kendini yurtsever, aydın, demokrat veya devrimci kabul eden herbir birey, sendika, örgüt ve partinin birinci görevi, ülkemizin bu gerçeklerini, yani Türkiye’nin sömürgesi bir ülke haline getirilmiş olduğu gerçeğini “avazı çıktığı kadar” haykırmaktır.

Sesimizin güçlü çıkabilmesinin yolu tüm güçlerin güçlerini birleştirmesinden geçtiğini görmek ve kavramak zorundayız.

Küçük hesapları bir yana bırakıp güçlerimizi birleştirmek zorundayız.

Toplumların yaşamında dönem dönem dönüm noktaları yaşanmaktadır. İşte Kıbrıs Türk halkı da şu anda bir dönüm noktası ile karşı karşıyadır. Ya, güçlerimizi birleştirip, sömürge olmayı reddedeceğiz, ya da geri dönülmez bir toplumsal yokoluşa sürükleneceğiz…

KSP, tüm yurtsever, aydın, demokrat veya devrimci birey ve örgütleri gerçekleri görmeye ve ona uygun davranmaya davet etmektedir.

KSP Merkez Komitesi

2 Aralık 2017

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

9 + 6 =