Çöken Montana ya da bu kör düğümü ancak proletaryanın keskin kılıcı çözer

Kıbrıs’ta Görüşmeler ve Stratejimiz

a) 1960 anlaşması BM’nin kuruluş prensiplerinin ayaklar altına alınması, (yani uluslararası hukukun çiğnenmesi) anlamına gelmektedir. (Sömürgelerin kendi kaderini kendilerinin belirlemesi, bu çiğnendi. Bu İngiliz üslerinin reddi anlamına gelmekteydi. Bu çiğnendi. Kıbrıs’ta sömürgelerin kendi kaderini kendilerinin belirlemesi hakkı çiğnendiği ve ‘yeni bir hukuksal düzen’, yani ‘Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’ oluşturulduğu oranda bu, ülkenin iç işlerine karışma hakkının kimseye tanınmamasını gerektirirdi. Hâlbuki garanti ve ittifak anlaşmalarıyla 3 ülkeye bu hak tanındı. Hem de, bu hak, bu 3 ülkeye ‘agresyon’ saldırganlık/müdahale hakkı tanıyarak uluslararası hukukun bir diğer yanını daha çiğneyerek yapıldı (Agressor/saldırgan/müdahaleci devlet olma hakkı üretildi). Yani, 1960 anlaşması kendi içinde uluslararası hukukun çiğnenmesi üzerinde şekillendirilmiştir. BM’yi sömürgeciliği ve saldırganlığı/müdahaleciliği savunan bir kurum haline getirerek oluşturulmuştur.

b) Giderek ve 1960’da oluşturulan bu yeni sözde legal çerçeve 1963’de bozulmuştur. 1960’da oluşturulan ‘legal’ çerçevenin korunması için hiçbir şey yapılmamış, yeni bir kanunsuzluk durumu ortaya çıkmıştır. 1967 bu durumun devamıdır.

c) 1974’te, önce garantör (yani agressor/saldırgan/müdahaleci devlet) Yunanistan hâlihazırda var olan (ve işin aslında yıkılmış olan) legal çerçeveyi ayaklar altına almış ‘bağımsız bir ülkede’ darbe düzenlemiştir. Diğer bir garantör (yani aggressor/saldırgan/müdahaleci devlet) olan TC, bu kanun dışılığa karşı Kıbrıs Cumhuriyeti’ni 1960 düzenine dönüştürmek için ‘hak ve görevlerini’ kullanarak Kıbrıs’a asker çıkarmış, ama eski çerçeveyi restore etmek yerine adanın üçte birini işgal etmiştir. Bu işgal sonrasında garantör devletlerin korumakla yükümlü olduklari 1960 ‘legal düzeni’ yok edilmiştir. 1974 ile oluşturulan çerçeve, 1960 açısından legal değildir.

d) 1974 sonrası kurulan yapılanmada KC 1960 ‘bağımsız Kıbrıs’ını temsil etmektedir. İyi ama bu KC 1960 KC’siyle alakası olmayan bir KC. Hem de, 1960 anlaşması çerçevesinde AB’ye katılma hakkı olmayan bir KC, ama TC bile bu hakkı-AB üyeliğini- tanıdı! Yani, bir kere daha yeni bir ‘legal’ çerçeve oluştu, ama bu legal çerçeve nedir? Üniter devlet olan bir KC, 1960 KC’si mi? Kesinlikle değil!

İyi ama tüm bunlar uluslararası hukukun sürekli ayaklar altına alınması çerçevesinde oluşmaktadır ve teklif edilen ‘yeni’ legal çerçeve de böyle bir hukuksuzluğa dayanmaktadır. 1960 anlaşmalarının ayaklar altına alınması ve böylece ‘yeni’ bir çerçeve oluşturulması (ki, bu çerçevenin çerçevesi tam anlamıyla hukuksuzluklar yumağıdır)! Olay demokrasi ve uluslar hukukuna dayanarak değil, uluslararası güç dengelerine dayanarak empoze edilen hukuk dışı bir ‘legal’ çerçeve oluşturmak şeklinde ilerlemektedir.

Bu nedenledir ki, Kıbrıs sorununun ‘BM çatısı altında, AB üyesi, federal bir devlet’ haline getirilmesi stratejisini savunan tüm partiler, hem uluslararası hukuk çerçevesinde, hem de Kıbrıs’ta bu hukuk kuralları hiçe sayılarak 1960’da oluşturulan ‘yeni legalite’ çerçevesinde 1960 sonrası yaratılan hukuksuzlukları görmezden geliyorlar. İşin aslında onlar tüm bu hukuksuzlar içinde hukuk arayıp, son tahlilde Kıbrıs için tekrardan yeni bir legal çerçeve öneriyorlar.

AB üyesi Federal Kıbrıs, tamı tamına böyle yeni bir legal çerçevedir.

Eğer 1960 anlaşmasının kendisi hukuksuzluksa, eğer 1963 ile bu hukuksuzluk temelinde oluşturulan ‘legal’ çerçeve de yıkılmışsa; 1974 ile bu hukuksuz 1960 ‘legal’ çerçevesi tümden yıkılmışsa ve son 50 yıldan beri görüşmeler üzerinden tıpkı 1960 gibi yeni ve yine hukuksuzluk temelli bir ‘legal’ çerçeve oluşturulmak isteniyorsa, açıktır ki, burada hukuk değil, görüşmeler üzerinden Kıbrıs’ta hak iddia eden tüm devletlerin güç dengesi ve onların kendi aralarındaki ilişkileri yeniden düzenlemek için nasıl bir legal çerçeveyi kabullenecekleri belirleyici unsurdur. En azından 1977 ve 1979 doruk anlaşmalarından beri bu işlerin bir türlü sonuçlanamaması da bu alandaki aktörlerin, yani çıkarların aşırı sayıda olmasından ve bu konuda en güçlü olanların (İngiltere, Amerika ve TC) mevcut yapılanmadan pek rahatsız olmaması, dahası ve bilhassa İngiltere açısından bu mevcut aşırı hukuksuzluk ve anlaşamama durumunun tam da biçilmiş kaftan olmasındandır.

Tüm bunlar burjuvazinin ve onun emperyalizminin ulusların, sömürgelerin özgürlüğü sorununda; ulusluların, ülkelerin eşitliği sorununda tamamen hileli müflis (iktidarsız) olduğunun defalarca ispatlanışı ve onun uluslar arasındaki ilişkilerde hukuk tanımazlığının bir ispatıdır.

Bu şartlarda, başta AKEL olmak üzere, güney Kıbrıs’taki siyasi partilerin çoğu ‘mevcut şartlara’ (bundan TC’nin, NATO ve İngiltere’nin gücünü ve Kıbrıs’taki çıkarlarını korumak için her haltı yiyeceklerini anlamaktadırlar-haklı olarak) sıkça değinmekte ve görüşmeler üzerinden anlaşmada ısrar etmektedir. Gel gelelim bu ısrar tutarlı değildir. Kaçınılmaz olarak burjuva çıkarlarla törpülenmektedir. Eğer görüşmeler üzerinden yeni bir legal çerçeve oluşturulacaksa, bu açıktır ki, TC’ye taviz üstüne taviz verilmesini gerekli kılmaktadır. Annan Planı tamı tamına ‘görüşmeler’ üzerinden ve BM çatısı altında oluşturulmuş bir plandı. Niye ret edildi? Başta KKE (Yunanistan Komünist Partisi) olmak üzere AKEL niye ret etti? Mevcut şartları olduğu gibi koruyup ‘daha iyi’ bir çerçeve elde etmek için işleri sürüncemeye bırakmayı daha uygun buldular. Başka bir şey değil! Gel gelelim AKEL ve CTP liderlerinin başkan ve görüşmeci, toplum liderleri oldukları şartlarda bile bir türlü ‘her iki tarafı’ tatmin edecek bir anlaşma oluşturulamadı. Çünkü olayın içine tıkıldığı hukuksuzluk ve ‘herkesi tatmin etme’ çerçevesinde hareket eden AKEL ve CTP bir yere varamadılar. AKEL liderliği şu andaki görüşmelerle bağlantılı olarak da bir yere varamama durumunun korunduğunun farkında ve sürekli bu ihtimale işaret etmek zorunda hissediyorlar kendilerini. Bunun Kıbrıs’ta kesin bölünmeye yol açabileceğine değiniyorlar-KKE’nin üniter devlet siyasetine itirazlarının temel taşı da budur. AKEL’e göre ‘mevcut şartlarda’ üniter devlet, tüm görüşmelerin, tüm çerçevelerin reddi anlamına geleceğinden ‘Kıbrıslı Türklerle’ anlaşma imkânsızlaşır. Varılan yerde ve ‘mevcut güçler dengesinde’ federasyondan başkası imkânsızdır!

İyi ama KKE’nin üniter devlet önerisi ne kadar imkânsız ise, Annan Planı’nın da ispat ettiği gibi ‘mevcut şartlarda’ BM mühürlü bir ‘federasyon’ da imkânsızdır!

Bu şartlarda, KKTC bağımsızlığını ilan edip (ki hali hazırda etmiş durumundadır) tanınma talep edebilir mi?

Mümkündür. İyi de, bunu kim kabul eder? Kosova’yı 70’e yakın devlet tanıdı. Ama Sırbistan kabul etti mi? Etmedi. BM kabul edebiliyor mu? Edemiyor.

Peki, KKTC daha ileri gidip TC ile ilhak kararı alabilir mi?

Kıbrıs’ta böyle bir gelişmeyi ilk başta İngiltere kabullenmez. Dolayısıyla TC ve KKTC açısından ortaya çıkacak durum bugünkü gibi illegal, ama kimsenin bir şey yapmadığı (ama her an herkesin her şeyi yapabileceği) bir çerçevenin devamı olacaktır. Bu hukuksuzluğun bir başka örneği Çin ve Formaza adası örneğidir.

Her halükarda, BM çatısı altında görüşmeler üzerinden anlaşmaya varmak sorunlu bir siyasettir. Basta AKEL ve CTP olmak üzere, hem Güney hem de Kuzeyde, KSP dışındaki tüm partiler bu siyasette ısrarlı oldukları sürece, bu siyaset devam edecektir. Bu görüşmeler üzerinden mevcut hukuksuzluk temelinde yeni bir legal çerçevenin oluşturulup oluşturulamayacağı, görüldüğü gibi tamamıyla emperyalist burjuva devletlerarası ilişkiler tarafından belirlenecektir. Ve bunun uluslararası hukuk ile uzak yakın ilişkisi olmayacaktır.

Bizim KSP olarak görüşmelerle ilgili siyasetimiz açıktır.

Bu görüşmeler, emperyalist devletler zincirinde ülkelerin, halkların ve milletlerin haklarının ayaklar altına alındığı, hukuksuzluk temelinde yükselen, güce dayanan ve uluslararası hukukun abc’sini ayaklar atlına alan bir çerçevede sürdürülmektedir. Bu çerçeveyi oluşturan bütün devletler uluslararası hukuk açısından suç işlemiş devletlerdir. KC ve KKTC de bu tür devletlerdir!

Tüm bu hukuksuzluklarına rağmen, hukuksuz ve yeni bir ‘legal çerçeve’ oluşturma çabalarında dahi çıkar çatışmaları nedeniyle bir sonuç alamayacak kadar ulus ve barış düşmanı devletlerdirler.

BM, bu tür devletler için hukuk zemini değil, hukuksuzluk zemini oluşturmayı üstlenmiş ve tüm bu hukuksuzluklara, tüm bu hak ihlallerine ve savaş yapıcılığına çanak tutma örgütüne dönüşmüştür!

Biz, tüm bu hukuksuzluklara rağmen, bu savaş yapıcısı burjuva devletler ve devlet müsveddelerinin kendi aralarında kendi güç dengelerine uygun olarak Kıbrıs’ta ‘yeni’ bir legal çerçeve oluşturmalarına ve çıkarlarını bu ‘yeni’ legal çerçevede korumalarına ve Kıbrıs aleyhine kullanmalarına tanıklık ederken, bunca çıkar çatışmasının oluşturduğu bu kör düğümü toplumlar arası görüşmeler temelinde çözemeyeceklerine de tanıklık etmekteyiz!

‘Mevcut şartlar’ Kıbrıs’ın her türlü düşmanlarının Kıbrıs’a kıyasla aşırı güçlü olması anlamına geliyorsa, bu şartlarda ve ille de görüşmeler yoluyla, BM ve AB çatısı altında bir anlaşma isteniyorsa, bu yönde atılacak en uygun adım, AKEL ve CTP’nin bu çerçevede ortak bir anlaşmaya varması ve BM’den bu anlaşmayı referanduma sunmasını talep etmesidir! Gel gelelim AKEL ve CTP bunu bile yapamamaktadırlar. Çünkü, BM çerçevesindeki görüşmelerle  oluşturulmak istenen anlaşmanın temeli burjuva-emperyalist, aşırı şoven ve Kıbrıs’a, Yunanistan’a ve onu NATO’nun vurucu gücü olarak koruduğu için Türkiye’ye karşı ihanetlerle dolu bir anlaşma çerçevesidir. Temel taşı da, İngiliz hâkimiyetinin korunması olmak zorundadır! İşte bu nedenle, bir türlü anlaşamamaktadırlar ve bir türlü bu çerçevede bir anlaşma oluşturup BM’ye dahi sunamamaktadırlar.

Dolayısıyla KSP’nin siyaseti, 1960 öncesinden başlayarak 1960 üzerinden ve 1974 üzerinden tüm bu hukuk dışı, Kıbrıs ve Yunanistan’ın özgürlüğü düşmanı BM, AB, NATO, Britanya, NATO’cu Yunanistan ve Türkiye korumalı hukuksuzluk çerçevesinin teşhiridir. Bizim ve tüm vatanseverlerin görevi, bu olgunun her gün ve her saat teşhiri olmalıdır.

KSP Merkez Komitesi

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

7 + 4 =